Faulkner'ın edebi diline okurun hakimiyeti, edebiyat yolculuğunda katman katman açılan pencereler gibidir. Her açılım metnin biraz daha yakınınızda nefes aldığını, daha renkli bir resim çizdiğini, karakterlerin yanınızda büyüdüğünü hissettirir. En haz veren yanı ise sizi zorlamasıdır. Şifreleri bilmece ve matematik edasıyla çözmek, felsefi çözümlemelerini yapmak okuru geliştiren gerçek bir yöntem.
Yüz yılı aşan hikayelerin başlangıç noktası Lucius Quintus Carothers McCaslin ile başlıyor. Ayrı başlıklarda yazılan hikayeler müthiş bir teknikle iç içe geçirilerek, yazarının roman olduğunu özellikle belirttiği metin, Amerika'nın güneyinde Yoknapatawpha'da geçiyor. Aslında bu düşssel yer Faulkner'ın doğduğu Mississipi'deki Lafeyet'tir. Roman McCaslin, Edmons ve Beauchamp ailelerinin birbirine karışan kan bağı sonucu doğan olayları, ağırlıkla zenci-beyaz karşıtlığıyla anlatıyor. Sam Fathers gibi zenci-kızılderili kırması karakterler de soy ağacının bir parçasını oluşturuyor. Elbette en çarpıcı sahneler insan-doğa ilişkisinin yarattığı hakimiyetin, toprak- köle mülkiyetine zorunlu aktarılışı oluyor. Genetik miras değişmiyor yani. Üstelik buralarda sorgulanan psikolojik ruh çözümlemeleri okuru hayran bırakıyor. Romandaki mekanın sabitliğine karşılık zaman akışı sürekli ileri ve geri sararak daha dinamik belki de zorlayan bir durum yaratıyor ki zaten bunu yazarın çok sevdiğini biliyoruz. Sonuçta insanın doğadan kopuşunun, evrensel değerlerden uzaklaşmasının hazin öyküsünü de okumuş oluyoruz.
Faulkner dünyası ayrıcalıktır...