Issız bir adada iki adam düşünün. Birinin bir çuval pirinci var, diğerinin iki yüz altın bileziği. Anakarada bu bileziklerden biriyle bir çuval pirinç alabilir, ama artık anakarada değil. Bir deniz kazazedesi ve malların değeri değişmiş durumda.
Pirinci olan adam, artık yalnızca bir porsiyon pirinç için birkaç tane bilezik talep edebilir. Hatta takasa hiç yanaşmayabilir. Issız bir adada altın bileziği ne yapsın? İktisatçılar bu tür hikayeler anlatmaya bayılır; insanoğlunun nasıl iş gördüğüne dair çok derin bir sırrı açığa vururmuş gibi, dudaklarını büzer, başlarını sallarlar.
İktisatçıların standart modelleri, ıssız bir adaya düşmüş iki insanın anlaşma ihtimalini asla düşünmez. Belki kendilerini çok yalnız hissedeceklerini. Korkacaklarını. Birbirlerine ihtiyaç duyacaklarını. Biraz sohbet ettikten sonra, ikisinin de çocukken ıspanaktan nefret ettiğinin, ikisinin de amcalarının uzun süre alkolik olduğunun ortaya çıkacağını. Biraz düşündükten sonra belki pirinci bölüşmeye karar vereceklerini. İnsanlar böyle de davranabi lir, bunun ekonomik bir anlamı yok mu?
Görünmez elin erişim alanının dışında görünmez bir cins vardır.
Birinci cins erkekti. Hesaba katılan erkek. Dünyayı ve olmadığı ama olabilmek için bağımlı olduğu kadını "öteki" diye tanımlayan erkek.
Adam smith'in yazdığı yıllarda, kasabın ve fırıncının işe gidebilmesi için her şeyden önce, çocuklara bakmaya, temizlik yapmaya, çamaşır yıkamaya, gözyaşlarını silmeye ve komşularla didişmeye saat saat, gün gün hayatlarını veren eşlere, annelere, kız kardeşlere ihtiyaçları vardı.
Piyasayı nasıl ele alırsanız alın, piyasa her zaman başka bir ekonominin üzerine inşa edilir.