1945 yılı 11 Ağustos'unda Japonya teslim olmuştu. Diktatörlüklerin sona erdiği sanılıyordu. Muhalifler yurtta kendilerini desteklemeye hazır halk kadar, dış dünyadaki gelişmelerden de cesaret alıyor olmalıydılar. 19 Mart'ta "Türk-Sovyet Dostluk ve Saldırmazlık Antlaşması"nın yenilenmesi isteği Sovyetlerce reddedildi. 1925 yılında imzalanan ve 1935'te on yıl için uzatılan bu antlaşmanın içeriğinin değiştirilmesi, yani Boğazlar'da ortak denetim isteğini Türkiye reddetti. O andan itibaren Türkiye'de partiler, dış politikada görüş birliği içinde hareket ettiler. 1946 demokrasisi dış politikayı eleştirilmez bir tabu olarak kabul etmekle işe başlamıştı. Birbiriyle atışan muhalif ve muvafık gazetelerde dış politika konularında hiçbir yorum farklılığına rastlanmıyordu. 1945 Aralık'ının sonlarında Tiflis'te çıkan Kommunisti Gazetesinde iki Gürcü profesörün Kuzeydoğu Anadolu vilayetlerini Gürcü toprağı olarak göstermeleri ortalığı alevlendirdi. İktidar ve muhalefet üyeleri ve basın organları dış tehlike motifi etrafında birleşiyordu.
Tarihçilikte de zaten tarih bilmesi gereken bir insanda böyle "ben okudum bildim havası" olmamalıdır. Devamlı okuyup tetkik etmelisin. Çünkü devamlı görüşlerin değişir, bazı sert hükümlerde yumuşamalar olur, bazı şeylerde de ters hükümler vermeye başlarsınız. İttihat Terakki'yi sevmezken, o zevatı anlamaya, bağışlamaya başlayabilirsiniz. Aksine İttihatçıları çok sevmen öğretilmiştir, zamanla "işe yaramaz" diye düşünmeye başlarsın.