Bir fincan kahve; loş bir odada, yarı kapalı gözlerle içilen, kokusu içe işleyen bir sigara… Hayattan bu gerçeklikten başka talebim yoktur, bir de düşlerimden… Az mı bu? Bilmiyorum. Hem az nedir, çok nedir, onu biliyor muyum?
Hayatım üşüyor. Varlığım nemli mağaralardan, yeraltındaki ışıksız mezarlardan ibaret. Son imparatorluğu ayakta tutan son ordunun uğradığı büyük bozgunum ben. Bitmiş bir uygarlığın tadını alıyorum kendimden — eski, muzaffer bir uygarlığın. Bir vakitler bir bakıma başkalarına hükmeden ben, yalnızım artık, yüzüstü bırakılmışım. Hep yol gösterenim olmuşken, dostsuz, kılavuzsuz kalmışım.
Karanlık çoktan çekilmiş olsa da hafif ağırlığının hâlâ hissedildiği böyle sabah saatlerinde ruh kendini anın telkinlerine bırakarak güneşin altında bir antik liman, bir de oraya varmayı dilerdi. Sevinirdi öyle olsa, manzaranın görkemli vakitlerinde ya da ay sakince nehre vurduğunda olduğu gibi zaman birdenbire donacağı için değil, farklı bir hayat yaşamış olacağı ve o an, kendine has, bambaşka bir tada kavuşacağı için.
Hiç konuşmadıysam, yazdığım içindi. Bana öyle geliyor ki var olanlar başka yerde, dağların ardında ve sanki ilk adımı atmaya bir cesaret etsek yapılacak upuzun yolculuklar var.
Dostluğa az da olsa yeteneğim vardı, ama hiç dostum olmadı, ya beni hayal kırıklığına uğrattılar ya da dostluk kavramı, düşlerimin bir hatasıydı. Hep insanlardan uzak yaşadım, yalnızlığım arttıkça da kendimi daha iyi keşfettim.