183 syf.
·6 günde
28 sene önce bir pazar günüydü. Uğur Mumcu, arabasına konan bir bomba ile hain bir şekilde katledildi. Bugün de yine bir pazar günü. Mumcu’nun da ölüm yıldönümü. Seneler önce teröre kurban verdiğimiz aydınımızı bugün bir kez daha anıyoruz.

Kitabın adı: Terörsüz Özgürlük. İlk baskısı Kasım 1982’de yapılan kitabı, Uğur Mumcu, kızı Özge’ye ithaf etmiş. Seneler sonra kitabın adının tersine adice yapılmış bir terör saldırısı ile hayatını kaybetmesi, aydın(lar)ımızı koruyamamak, olayın faillerini dahi bulamamış olmak da devletin bir ayıbı olarak tarihteki yerini almıştır.

Kitap, Mumcu’nun köşe yazılarından oluşuyor. 12 Eylül döneminin hemen ardından yazdığı yazılarla başlayan kitap, 1982 Anayasası’nın hemen öncesinde yazdığı yazılarla sona eriyor. Yazdığı yazıları dikkatle okursanız, söylediklerinin bugün de geçerliliğini koruduğunu görebilirsiniz. Bakın terör ile ilgili ne diyor daha kitabın hemen başında: “Terörün olduğu yerde, Anayasadan, hukuk devletinden, serbest seçimlerden, bağımsız yargıdan söz etmenin olanağı yoktur. Terörün bu kanlı ipoteği kaldırılmadıkça, özgürlükçü demokrasiye dönülmüş sayılmaz…” Yazının hemen devamında da dönemin Maliye Bakanlığı eski müsteşar yardımcılarından birisinin yeterli diploması olmadığı halde, hak etmediği görevlere getirilmesine ilişkin iddialardan söz ediyor. Yolsuzluk yapanları, devletten avantadan kredi alanları, ihalecileri dosya dosya yazdığı için de, “hem komünist, hem Marksist, hem vatan haini, hem millet düşmanı” ilan ediliyor. Mumcu komünist, Marksist, vatan haini, millet düşmanı ilan edile dursun; sağ partililer, gazeteciler, iş adamları da Sovyet firmaları ile Moskova ve Sofya otellerinde ortaklık kursun. O dönemi merakla okuyanlar, Mumcu’nun yazılarında da sıklıkla bir şirket adına rastlarlar: PAN. Yabancı yayınların Türkiye genel dağıtıcısı bu şirkettir. Sahibi de Milliyetçi Öğretmen Dernekleri Federasyonu’nun oğludur. Marksist-Leninist yayınları da ülkeye bu şirket sokar. Federasyona üye öğretmenler, “kim sokuyor bu komünist fikirleri bu ülkeye?” diye soradursunlar, kahrolsun komünizm naraları altında PAN milyonları götürsün. Ticarete gelince her yol mubah tabii.

1980 başlarında IMF dayatması ile Özal 24 Ocak kararlarını açıklamıştı. Kararların neler olduğu konusuna değinmek istemiyorum. İhtilal ile birlikte de bu kararların daha rahat uygulanabileceği bir ortam yaratılmıştı. O dönemde bir de bir “Banker” furyası patlamıştı. 1982’de Merkez Bankası’nın yeni düzenlemesiyle de Banker Kastelli ile anılan bir skandal patlak vermişti. Dönemin Maliye Bakanı Kaya Erdem’e göre, vatandaş “üç beş kuruş” için “kumar” oynamıştır. Bu konudaki en güzel eleştiri filmlerinden biri, hayır sayın okur Banker Bilo demeyeceğim, Genco Erkal başrolünde olduğu, Zeki Ökten’in yönettiği, ödüllü Faize Hücum filmidir. Kapitalizmi bile doğru düzgün uyarlamadığımız için, Mumcu buna “alaturka kapitalizm” diyor. Yani el yordamı ile ne kadar olursa.

Uğur Mumcu’nun yazılarından YÖK garabetinin ilk başkanı Prof. Dr. İhsan Doğramacı da nasibini alıyor. Çocuk doktoru olan Doğramacı, o dönemde bir eser ortaya koyuyor: Annemin Kitabı. Gelirini de kendini adını taşıyan vakfa bağışlıyor. Kitap nasıl bir tesadüfse, Bilgi Yayınevi’nin bastığı Amerikalı Doktor Benjamin Spock’ın “Çocuk Bakımı ve Eğitimi” kitabı ile birebir örtüşüyor. Koskoca YÖK Başkanı Doğramacı bile intihale tenezzül ediyorsa, akademisyenleri neler yapmaz diye düşünmüyor değil insan. Malum günümüzde de bu tür intihal konuları çok fazla gündeme geliyor. Ben bu durumda imamın gaz çıkarması halinde cemaatin neler yapabileceğini anlatan o sözü düşünüyorum. Zaman zaman, akademik olsun veya olmasın, bir insanın yazdığı yazılara “çökmeyi” kendinde hak görenler insanlar görüyorum. Bana göre, bir kişinin yazdığı bir yazıyı izinsiz olarak alıp kendisi yazmış gibi kullanmak ile o kişinin cebinden parasını çalmak arasında bir fark yok. Üstelik bunu yapanların büyük kısmı da, sözde dinine inanan, onun gerektirdiği gibi giyinen kişiler. Velev ki, bunlarla mücadeleye girerseniz de kendilerini haklı çıkarmak için ellerinden geleni yaparlar. Yani bu durumda da şunu düşünüyorum. İyi kötü üniversite eğitimi alan bu insanlara, okullarda bunun yapılmaması gerektiği konusunda hiç mi bir şeyler söylenmiyor? Belli ki söylense de, pek fazla umursayan yok. İntihal konusu bana göre önemli bir konu. O yüzden bu konu İhsan Doğramacı’dan buraya kadar geldi.

Mumcu gibi benim de değineceğim son konu Anayasa. Kenan Evren’in “Bize bol geldi; içinde oynamaya başladık.” şeklinde yorumladığı 1961 Anayasasının “bolluğu” giderilmek için 12 Mart ile “sıkılmış”, 12 Eylül ile de bu anayasa yürürlükten kaldırılmıştı. Prof. Dr. Orhan Aldıkaçtı’nın başını çektiği bir grup hukukçu Danışma Meclisi üyesi seçilmiş ve yeni bir anayasa hazırlanmaya başlanmıştı. Mumcu da 1982 yılını genel olarak hazırlanması planlanan anayasa üzerine yazılar yazarak geçirmiş. Başlangıçta demokratik bir anayasa oluşturulacağına dair ümitler taşımış olsa da, ortaya çıkan anayasanın demokrasi ortamından çok uzak bir şekilde hazırlandığını anlamış ve tenkitlerde bulunmaya başlamış. Daha o zamanlardan, anayasanın “başkanlık” sistemine mi, “parlamenter” sisteme göre mi yapılacağı konusunda tartışmalar çıkmış. Sonunda ortaya çıkan da parlamenter sisteme uygun ama antidemokratik bir anayasa olmuş. Mumcu’nun kitaba alınan yazıları da referandumun hemen öncesinde son buluyor.

Bugün, Mumcu’yu anmak adına, böyle bir inceleme yazdım. Mumcu’nun yazdıkları dün olduğu gibi bugün de geçerliliğini koruyor. Anlaşılan, bir şeyler değişmediği sürece yarın da geçerliliğini korumaya devam edecek.