·780 syf.··Beğendi
···Okunma: 20 Ocak 2021 12:12 Sık gelen nöbetler neredeyse bir budala yapmıştı onu.(Prens tam böyle budala diyordu.)
Aklın Yolu programını izlerken, Yaşar Kemal şöyle diyordu Zülfü Livaneli'ye;
‘’Dostoyevski içinde o kadar insan sevgisi ve insan güveni barındıran bir yazar. Hatırlar mısınız, Budala kitabının başlarında ne diyordu? Bir insanı, sadece bir ayağı yere basacak şekilde sonsuz bir uçurumun kenarına koyun, ister fırtına olsun ister kar, şartlar ne kadar zor olursa olsun yine de tutunmak ister yaşama.’’
Bu söz ve anlatım beni o kadar etkiledi ki o gün karar verdim bu kitabı okumaya.
Yirmi sekiz yaşlarında bir gençtir, Lev Nikolayeviç Mışkin. Özellikle çocukluk döneminde sık sık sara nöbetleri geçirmektedir ve neredeyse hiç kendinde değildir. Annesi babası yoktur ve onu evlat edinmiş Nikolay Andreyeviç Paşliçev tarafından İsviçre’de bu tarz hastalıkları tedavi eden bir kuruluşa gönderilir. Mışkin orada hocası Şneyder tarafından uzun bir süre tedavi görür ve kendini tamamen olmasa bile biraz toparlayabilir. Ardından memleketi Rusya’ya dönmek üzere yola çıkar. Hikâyemiz bir trende Mışkin, miras almak için bir yolculuğa çıkmış olan Rogojin ve yalaka Lebedev’in olduğu bir sohbetle başlar. Prens Mışkin(Prens diyoruz çünkü Lev Nikolayeviç aslında soylu bir aileden gelmektedir) cebinde beş kuruşu olmadan Rusya’ya döner ve uzaktan akrabası olan Lizaveta Yepançina’nın yanına gitmeye karar verir. Yepançin ailesinin henüz evlenmemiş olan üç güzel kızı vardır. Aile reisinin general olduğu(Yepançin) bu aile, Prens’i biraz şaşkınlıkla, biraz dalga geçerek, biraz da samimiyetle kabullenirler. Hikâyenin devamında Prens bu evde Nastasya Filppovna’nın fotoğrafını görür ve o anda âşık olur hiç görmediği kadına. Sonuna kadar da bu kadının peşinden gidecek olan öyküsü başlamış olur.
Kitabı İş Bankasının Hasan Ali Yücel Klasikler Dizisinden okudum ve toplam 780 sayfaydı. Baskı kalitesi oldukça iyi, uzun bir kitap olmasına rağmen okuyucuyu sıkmadan anlatıyor hikâyeyi. Olaylar temelde basit gibi görünmesine rağmen, oldukça akıcı ve insan ruhunun dip noktalarına dokunan anlatımlarla devam ediyor. Dostoyevki’nin diline zaten bir şey diyemeyiz ancak çeviriyi yapan Ergin Altay’da başarılı bir iş çıkarmış bence. Kitap temelde, hemen hemen eşit sayfa sayılarına sahip olan dört ana bölümden oluşuyor ve bunlar da kendi aralarında bölümlere ayrılıyor. Yukarıda bahsettiğim hikâye kitabın birinci bölümünde yer alıyor ve zaman dilimi olarak iki gün sürmesine rağmen kitapta 220 sayfalık bir bölümü kaplıyor. İkinci bölümde ise olaylar zaman açısından atlayarak devam eder. Bazen altı aylık zaman sıçramaları bile olur. Ama ister bir günü yüz sayfada anlatsın isterse bir yılı bir sayfada anlatsın her iki şekilde de okurun ilgisini çekmeyi başarıyor.
Kitabın içeriği ve zenginliklerinden bahsedecek olursak son sayfayı bitirip kapağı kapattığınızda Dostoyevski’nin kalitesini ve dünya klasiklerinin neden bir klasiğe dönüştüğünü bir kez daha anlamış oluyorsunuz. Kitabın ilk bölümünde Prens Mışkin, Paris’ten ve Fransız devriminden sık sık söz ediyor. Çevresindeki insanlara giotin adı verilen bir aletle kafaların nasıl bedenlerden koparıldığını anlatır. Bunları anlatırken idama gidecek insanın psikolojisini, toplulukların fikirlerinin nasıl oluştuğu gibi konularda alttan alta mesaj vermeyi de ihmal etmez. Kitabın içerisinde birçok bölümde insan ruhunu ve psikolojisinin derinliklerini tıpkı diğer kitaplarında olduğu gibi çok usta bir biçimde yansıtır. Dünyadaki çoğu şeyin geçici olduğunu, karşıdakini kırmanın ne kadar yanlış olduğunu ve insanların yaptığı iyiliklerle hayatın anlamlandığı mesajını verir. Hayatın sorgulamasını yaptırıyor bize. Örneğin Terentyev İppolit karakteriz üzerinden yaşamın son anlarını yaşayan, verem olan henüz 18 yaşında ki bir gencin haykırışlarını ve dramını anlatıyor. Bunları yaparken öte yandan dönemin Rusya’sında insanların yoksulluk yüzünden ne gibi sıkıntılar çektiklerini, maddi durumları kötü olan insanların karakterlerinin de kötü olarak görüldüğü, bunun aksine zengin insanların toplum tarafından iyi karaktere sahip oldukları gibi çarpık ve yanlış fikirleri göz önüne sermekten geri kalmıyor. Bunun üzerinden toplumda ki sınıflar arası uçurumu da göstermiş oluyor. Bundan dolayı aslında toplumun her kesiminden halkı yansıtıyor hikâyesinde. İnsanların önceleri nefret duyduğu olayları sonradan nasıl sevdiklerini anlatıyor. Dostoyevski karakterlerini çok iyi bir şekilde kurguluyor. Aslında kitabın dördüncü bölümünün başında, olaydan tamamen soyutlanarak, başlıyor bir romanın ve karakterleri hakkında konuşmaya. Bir romanın özelliklerinin neler olması gerektiği, karakterlerin nasıl oluştuğu ve hikâyede hangi amaca hizmet ettiği, bazı karakterlerin sırf süs olsun diye kitapta durduğunu(buna kendi kitabından da karakter örnekleri gösteriyor) gibi konularda hem kendi kendine konuşuyor hem de karşı tarafa bir şeyler anlatmaya çalışıyor. Bunları anlatırken Puşkin ve Gogol’ün karakterlerinden de sıkça örnekler veriyor. Dostoyevki bu dördüncü bölümün başında birkaç karakterin özelliklerini ve ruh yapısını bize anlatıp oradan güzel ve yumuşak bir şekilde hikâyesine geçiş yapıp anlatmaya devam ediyor. Genel olarak şunu fark ettim ki; Budala’nın karakterleri renkli ve farklı yapıları dolayısıyla klasik Rus edebiyatı karakterlerinden daha farklı. Çünkü burada karakterler donuk değildir, her birinin kendine ait özellikleri vardır ve farklı psikolojileri yansıtan karakterlerdir. Ancak şöyle bir durum var; kitabın ilk sayfasında tüm karakterlerin isminin olduğu bir liste var ki iyi ki de var. Çünkü tıpkı yüz yıllık yalnızlıkta olduğu gibi kitabın neredeyse ortalarını geçene kadar hatta bazen sonlarda bile dönüp bu listeden kimin kim olduğunu hatırlama gereği duydum. Buna aslında iki sebep vardı; birincisi karışık ve birbirine benzeyen Rus isimleri, ikincisi ise kitabı 3 aylık bir zaman dilimi içerinde kopuk bir şekilde okumuş olmam. Ancak bu durum kesinlikle kitap sıkıcı olduğu için değildi. Aksine her seferinde okuyucuyu sürükleyen bir kitap oldu.
Hikâyemizin başkarakteri olan Mışkin hakkında konuşacak olursak; tam anlamıyla saf ve içinde hiçbir kötülük barındırmayan bir gençtir. Öyle saf bir insan düşünün ki yeri gelir, tertemiz yüreğinin heyecanından tıkanıp konuşamaz. Hastalığı yüzünden sıkı sık krizler geçirmesi, etrafında ki insanların onunla dalga geçip küçük görmelerine rağmen içerisindeki iyi niyetten hiçbir şey kaybetmeyen ve bazen yaptığı budala hareketlerle sevgimizi ve sempatimizi kolayca kazanabilen bir karakterdir. Bazı durumlarda kızdığımız bile oluyor ancak Mışkin’in insanın içindeki saf ve temiz duyguları yansıttığını her zaman görebiliyoruz. Hikâyede bu şekilde temiz olan aslında birkaç karakter daha var. (Örneğin Kolya gibi.) Prens parayı görünce sonradan değişenlerden değildir. Beş kuruşsuz zamanlarda Rusya’ya ilk geldiği hali ve düşünceleri neyse, ona bırakılan çok büyük bir mirasın üstüne konup zengin olmasından sonraki hali de aynıdır. Para onu değil, ama etrafındakileri fazlasıyla değiştirecektir. En başta bir numaralı yalakası olan Lebedev gibi. Prens hem çocuk gibi saf hem de karşısındakine çabuk kanan bir insandır. Bir çift tatlı söze tav olacan bir kişidir. Ancak bu durumu çoğu kez etrafındakiler tarafından kullanılmaktadır. Mışkin’in, Nastasya Flippovna’nın ardından kendini heder edip ortalığa düşmesi ise bizi bazen şaşırtıyor. Ama yine de sonu ne olursa olsun, başladığı yere geri dönmüşte olsa, biz Prens’te bir insanın iyi yanlarını görebildik ve bir kez daha hatırlamış olduk. Bu kitabın yazılış amacının da bu olduğunu, insanlara mutlu olabilmenin nasıl bir şey olduğunu, hatta insanların nasıl olup ta mutsuz olduklarını anlamadığını özellikle İppolit’in şu konuşmasından çok iyi anlıyoruz;
-Bakın ne diyeceğim! Gerçekten mutsuz olabilir mi bir insan? Ah, mutlu olmaya gücüm varsa, hüzün ve felaketin ne anlamı olabilir? Bir ağacın yanından geçeceksiniz, onu göreceksiniz ve mutlu olmayacaksınız ha, işte bunu aklım almaz! Sevdiğiniz bir insanla konuşacaksınız ve mutlu olamayacaksınız! Ah, anlatamıyorum... Kötü durumda bir insanın bile adım başı göreceği öylesine güzel şey varken mi mutlu olamayacaksınız? Bir çocuğa bakın, güneşin doğuşuna bakın, bir otun boy atışına bakın, sizi seven insanların gözlerinizin içine bakışına bakın.
Son olarak şunu söylemek istiyorum ki okunmayı sonuna kadar hak eden ve anlattıklarıyla insanın yüreğini ısıtan bir kitap.