Türk romanında gerçekçiliği temsil eden ilk eserlerden biri olan Sergüzeşt, son derece hüzünlü ve insanın gönlüne dokunup da iz bırakan türde bir hikâyeye sahip. Henüz küçücük bir kız çocuğu iken alıkonulan ve farklı farklı yerlere, insanlara satılan Kafkasyalı bir esirin, Dilber'in hikâyesi... Her satıldığı yerde türlü eziyetlere maruz kalan küçücük bedeni ve yaralı ruhunun, kuru bir yaprak misali oradan oraya savruluşunu anlatıyor yazar bizlere.
Hayattan hiçbir beklentisi ve emeli yokken, serpilip 15'ine gelince satıldığı Asaf Paşa'nın konağında, ilk kez "aşk" denen hissi tadıyor ve belki de hayatında ilk kez "insan" yerine konulduğunu hissediyor. Tam her şey yoluna girecek diye düşünmeye başlarken, yazar "gerçekleri" yüzümüze vuruyor ve zavallı Dilber'in aşkının da ömrü kadar kısa sürdüğünü, makus kaderinin ona hazin bir son hazırladığını bizlere gösteriyor...