·688 syf.··Beğendi
···Okunma: 04 Şubat 2021 19:55 DİKKAT HAYATIMDAN SPOİLER İÇERİR
ÖN SÖZ
Her romanın bir okuma zamanı vardır bende. Bu yüzden bu romanı hayatımın şu zamanına kadar okumayı hep erteledim. İnce Memed gibi, Tutunamayanlar gibi, Hugo'nun Sefiller'i gibi... Onlara sahaflarda rastlardım, tozlanmış raflarda ve bazen bir masanın üstünde, öyle alelade karşıma çıkarlardı. Dokunmaya korkardım. Henüz onlar için değişen bir şey yok. Onlar, hala ordalar. Beni bekliyorlar. Bilinmeyen dünyalarıyla kitapçılarda, raflarda, masalarda, sokaklarda, caddelerde, kafelerde, duraklarda, gece demeden, gündüz demeden, gün ışığının sokulabildiği veya sokulamadığı her yerde hatta duvar yazılarının uğrayabildiği yazılmaya müsait ve değişim olanağına sahip bütün yüzeylerde ve yüzlerde beni, benim onlara gitmemi bekliyorlar. Biliyorum. Oğuz Atay'ın koluyla sarmaladığı, bizim adına müsvedde demeye cüret ettiğimiz karalanmış hazinelerle TRT roman ödülünü kazanacağından bunca emin adımlarla bunu bütün arkadaşlarıyla paylaşmaya o kafeye gittiği o telaşlı günden, Yaşar Kemal'in kimsenin gidemeyeceği o imkansız zirvede kendi elleriyle yaktığı ateşten, feodalizmden, kendimden biliyorum. Yıllar önce, bana ithaf edilmiş bir şiirde çatık kaşlarıyla gökyüzünü boydan boya tarayan bu gizemli ve karanlık adamın adını buruşmuş bir defter yaprağından okuyordum. Şu an, tam olarak şu an, bir hayatın kapağını kapatmış bulunmaktayım. Artık büyü bozuldu. Bugün Raskolnikov'u tanıdım. Koca koca caddeleri doldurup korkunç kalabalıklar arasında kaybolan o münzevi halimle bu kez anlamlandırmayacağım o sefil, fizyonomik yargılarımı. Bugün, Şubat'ın başlarında güneyden gelecek kırlangıç kafilelerini beklemeye koyulacak kadar cesur bir adamım artık. Bugün Raskolnikov'la karşılaştım. Başını öne eğmiş, bir şeyler fısıldarken geniş, yuvarlak ve lekeli zimmerman şapkası bir su birikintisinin içine düştü. Başını kaldırıp; kapalı, sığ, karanlık gökyüzüne bakarken o alev alev koyu kestane renkli bakışları sert, keskin ve soğuk kuzey rüzgarını delip delip geçiyordu.
Realistik Bakış Açısıyla,
Durdu. Pencereden dışarıyı izliyordu. Açık bir Petersburg gecesi, her şey olağandı. Sanki günlerdir orda bekleyip sokağı izliyormuş izlenimine kapıldı bir an. Aşağıda tangır tungur, bir at arabası geçiyordu. Sürücüsü sarhoştu ve başka bir sarhoşu ezerek öldürüyordu. Sokak sakinleri, ölen adamı apar topar götürüyorlardı. Karşıda, sokağın girişindeki meyhaneden bir sarhoş kafilesi çıkıyordu. Birbirleriyle küfürleşip gülüşüyorlardı. Birbirleriyle iddiaya girip kazanan kaybedenle beraber, hep beraber, meyhanenin önündeki yaşlı atı öldürüyorlardı. Bir kadın, yoksulluktan yollara düşmüş; küçük, yarı çıplak çocuklarıyla dans edip şarkı söylüyordu. Bir katil, sokak ortasında bir fahişeye aşık oluyordu. Sokaktaki evlerden birinde yaşlı bir kadın, eceliyle ölüyordu.
Romantik Bakış Açısıyla,
Gözlerini kaçırdı sokaktan. Dolap büyüklüğündeki küçücük odada; annesi, kızkardeşi, Razumihin ve Sonya, oturuyorlardı. Gülüşüyorlardı. Duneçka'nın kucağındaki bebek; annesinin ördüğü örgünün yumağını iki eliyle kavramış, ağzına götürüyordu. Razumihin bangır bangır, bir şeyler anlatıp gülüyordu. İçine ferahlık dolmuştu. Sanki bu küçücük oda genişlemiş gibiydi. Karşısındaki, bir mutlu aile tablosuydu. Mutludu. Mutlu olmak için bu odayı doldurabilecek kadar nedeni vardı. O kirli, soğuk kiremitlerin üzerinden, Petersburg binalarının arasından beyaz parlak bir cisim yükseliyordu. Tam da o dakikada, hayır, tam da o saniyede, Raskolnikov, o gülücüklü ve aydınlık yüzünü çevirsin diye Tanrı, Ayı gökyüzüne sürmüştü. Birden odadaki herkesi, binadakileri, caddelerde ve sokaklarda gezen sarhoş ve başıboşları, dilencileri, ama önce yoksulları, meydanlardaki görkemli kalabalıkları, gezen, gezmeyen, dışardakileri, içerdekileri, suçluları, kürek mahkûmlarını, dünyanın bilinmeyen coğrafyalarında duyulmamış acılar çeken her kim varsa içinde zerre insanlık nüvesi taşıyan herkesi, bütün insanlığı kucaklamak istedi. Tutundu. Omzuna aile sıcaklığıyla bir el konmuştu. Yüzünü gökyüzünden çekip o tarafa baktı. Sonya, ona ruhani bir minnetle gülümsüyordu. Mutluydu, umutluydu. Herkesten fazlaydı onun yaşam hakkı. Artık gelecek onundu. Tanrı bunun için yarını yaratmamış mıydı zaten?
Determinizm:
Birden irkildi. Bedenini büyük bir dehşet dalgası sardı. Oda bomboştu. Tüm bunlar bir hayal miydi? Bu pencereden dışarıyı izlerken ardındaki o harika tablo bir ütopyadan mı ibaretti? Onlar, yok muydu burda? Bedenini bir titreme dalgası sardı. Bir daha baktı pencereden. Aşağıda, ay ışığında, Porfiriy'nin ona acımasızca gülümsediğini gördü. Kader yine galip gelmişti, olması gereken olmuştu yine. Artık kaçacak bir yer, savaşacak bir silah kalmamıştı. Pencerenin pervazına zar zor tutunabiliyordu. Boyun eğmeliydi. Kader, kendini göstermeyi bilmişti. O gün, o yoldan geçmeliydi, o caddeden yürümeliydi, o sokağı tanımalıydı, tüm bunları yaparkenki duygularını bile hissetmeliydi ve şimdi gökteki ay, ona her şeyi farkettirmeliydi. Doğal bir zorunluluktu bu, kaçış yoktu, özgür değildi. Yapmalıydı ve yaşamalıydı. Herkes, her şey, yeryüzündeki bütün nesneler saçma bir plan dahilinde ömürlük rutinlerini tamamlama çabasındaydı. O da bu döngünün bir parçasıydı sadece. Doğruldu. Başını göğe çevirdi. Hava kapanmıştı. Porfiriy gitmişti. Dudakları titreyerek zar zor, hırıltıya benzer bir sesle "böyle olmak zorunda," diyebildi.
O Bir Nihilist:
Daha fazla dayanamadı. Var gücüyle kendini sokağa attı. İyi değildi. Olağan şeyler düşünmeliydi. Aniden durdu. Durmaları hep aniydi. Bakışlarını göğe çevirdi. Acaba hala takip ediliyor muydu? Edilse ne olacaktı? Döngünün önceden karar verdiği noktaya hareket etmekten başka bir çaresi var mıydı? Peki bu döngünün şaşmaz doğrulukla işlediğini nerden biliyordu? Sonuçta kendisini ilgilendiren her konuda, bilinen her doğrunun tersi de her zaman mümkündü. Doğrunun kendisine ulaşmak, yanlışı göze almak olduğundan, emin olduğu tek şey, şu an kalabalık bir caddede insanların tacizkar bakışlarına aldırmadan tuhaf bir şekilde göğe bakarak yürümesiydi. "Ah şu konformistler!" diye söylendi.
"Her şeyin en doğrusunu bildiklerini sanırlar. Yaptıkları tek şey canı sıkılanlanların koyduğu kurallara harfiyen uymak. Hepsi başkalarının sınırlarının kölesi. Aptallar!"
Bakışlarını yola çevirip dimdik yürüdü. Artık kendini bu döngünün bir parçası olarak görmüyordu. Artık sadece kendi adımlarına güvenmek istiyordu. Ama onlardan da emin değildi. Kanala gidiyordu. Belki de bir doğruyla karşılaşmaya...
Sürrealistçe...
Yorgundu. İçinde kalmış ne varsa atmak istiyordu dışarı. Taşmak istiyordu. Şu kanalın yapamadığını yapmak, yutmak istiyordu kendini. Belki bu sayede yok olabilirdi. Belki bu sayede bu duygu dalgalanmasından kurtulabilirdi. Baharı beklemek istiyordu. Aniden, Petersburg'a daha önce hiç kırlangıç gelmediğini düşündü. Belki dilerse olurdu. Kimden dileyecekti ki. Belki de beklerse olurdu. Ne zaman? En iyisi susmayı düşündü. Ama susması için konuşması gerekirdi. Çünkü bu düşünceleri başka türlü def edemezdi. Beceriksizlik ediyordu. Ama yine de içinden geçenlere kulak vermek istiyordu. Duygularını düşüncelerinden kurtarabilirdi. Başarabilirdi. Bunun için sadece içinden geldiği gibi davranmalıydı. Aklındakileri def etmekten vazgeçti. Umursamazlığı seçti. Ve yürüdü. Sadece yürüdü.
Raskolnikov kim?
Geldik en zor kısma. Belki de şu ana kadarki en zor tanıtımı yapıyorum. Paragraflara sığmayan nice karakterlerle karşılaştım. O kitaplar, onları dizginlemekte zorlanıyor; o yazarlar, onlara bir türlü söz geçirmiyordu. Kitaplardan çıkarak ya benle beraber sessizce pencereden ötesini izler ya da odada dört dönerlerdi. Sorgulanıyorum. Küçücük bir çatı katında beş tane Raskolnikov tarafından acımasızca sorgulanıyorum. Uzun zamandır bu kadar dayak yememiştim. Daha fazla dayanamayacağım. Galiba itiraf edeceğim. Biliyorum. Müebbet yalnızlığa mahkûm edileceğim.
"Yeter! Vurmayın artık! O gün, yüzünün yağmurdan ıslandığını sandığınız, durakta otobüs bekleyen o kızın kalbini ben kırdım. Ben, Rodion Romanich Raskolnikov!.."