Suç ve CezaDostoyevski

·
Okunma
·
Beğeni
·
122.034
Gösterim
Adı:
Suç ve Ceza
Baskı tarihi:
16 Kasım 2015
Sayfa sayısı:
688
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789750726545
Kitabın türü:
Orijinal adı:
Преступление и наказание
Çeviri:
Sabri Gürses
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Can Yayınları
"Eski" öğrenci Raskolnikov, "kiracıdan" kiraladığı daracık odasında beş parasız günler geçirmektedir. Modern zamanların, çağdaş bilimin ve edebiyatın bu yaratıcı, akıllı genci, toplumun gerici bir canavara dönüşmüş karanlık avucunda ezilip un ufak mı olacaktır yoksa? Bir gün oturduğu bir kafede, anarşist düşüncelere sahip gençlerin konuşmalarına kulak misafiri olur ve aklına tüm dertlerine son verecek bir şey gelir. İlk iş olarak da kapıcının kulübesindeki baltayı kestirir gözüne. Dünya edebiyatının en ünlü baltasını...

Suç ve Ceza ilk kez 1866 yılında yayımlandı. O tarihten sonra da dünyanın gündeminden hiç düşmedi. Dostoyevski, "hiç aceleye gelmemesi" gerektiğini düşündüğü "yeni" bir karakter yakalamıştı. Rusya'yı, Rus halkını gözlemleyerek Raskolnikov'u onların içinden çekip almıştı. Öykü, tüm yönleriyle çürüdüğü açıkça görülen geleneksel iyilik algısının toplum tarafından nasıl "göz göre göre" korunduğunu anlatır. Dostoyevski'nin Suç ve Ceza'sı, insanlığa sorduğu can alıcı sorularla güncelliğini hiç yitirmeyen en büyük başyapıtlar arasında. Hala...
Suç ve Ceza, ciddi anlamda okuma alışkanlığı kazandığım kitap. Ne zaman okuduğun en iyi kitap ne ya da kitap tavsiyesi istense aklıma ilk gelen kitap. Ayrıca 10 puan verdiğim tek kitap.

Romanın kahramanı Rodion Romanovich Raskolnikov 'un psikolojik buhranlarına, topluma bir türlü uyum sağlamak istemeyişine, sivri diline ve parlak zekasına tanık oluyorsunuz. Dostoyevski, kahramanımızın hayata bakış açısını, teorilerini, toplumsal ahlakı sorgulanmasını, ailesini ve aile ilişkilerini, dostlarını, düşmanlarını, tüm bunlarla olan ilişkilerini inceliyor ve muhteşem betimlemelerle sizlere de yaşatıyor. Dostoyevski öyle bir karakter yaratmış ki adamın katil olmasına rağmen sempati duymayan yoktur sanırım Raskolnikov' a. Suç olgusuna farklı bir perspektiften bakabilmeyi mümkün kılıyor bu da. Hikayedeki anlatım o kadar ayrıntılı ve gerçekçi ki sanki Dostoyevski kendisi yaşayıp da yazmış. Hatta bununla ilgili bir de doğruluğundan emin olamadığımız mevzu var. Kitap yayınladıktan sonra savcı, Dostoyevski hakkında dava açmış. Gerekçesi ise: " Bir caninin ruhsal durumunu bu kadar gerçekçi ve ayrıntılı anlatan bir kişinin geçmişinde kesinlikle bir cinayet saklıdır. " olmuştur. Kitap okuyorum, diyen herkesin okuması gerektiğini düşündüğüm bir klasik.

Albert Camus gibi büyük bir yazarın da takdirini almış ve ;" Suç ve Ceza'yı okuduktan sonra, ilk kez yeteneğim hakkında bir kuşku duydum. Ciddi olarak, bu işten vazgeçme ihtimalimi ölçüp tarttım " dedirtmiş bir şaheser.
İncelememin daha detaylı ve kitapla ilgili çizimler içeren hali için blog'uma bakmanızı öneririm : https://kitapciziyorum.blogspot.com.tr/...odor-mihaylovic.html

Bu incelemeyi ya hiç okumayın ya da başlamışken sonuna kadar tam olarak okuyun. Aynı Suç ve Ceza kitabının başrolü Raskolnikov gibi ya bir hiç olun ya da Raskolnikov'un emeli gibi Napolyon'a ulaşma ve kendini gerçekleştirme arzuları içerisinde kendinizi tamamlayın.

Dostoyevski'ye ait bu kitaptan önce okuduğum 8 kitabında da kendi filminin fragmanının ve galasının yapıldığını söylemiştim. Şimdi ise filmin başladığını ve Suç ve Ceza kitabıyla beraber edebi doyum anlamında ve sorgulama konularında tam bir uçuşa geçtiğini söylemek istiyorum! Ve size bir şey söyleyeyim mi, bu uçuşa hepimiz davetliyiz. Hepimiz onun yazdığı bu yazıları yaklaşık 150 yıl sonra okuyabiliyorsak Rus Edebiyatı uçağının kokpitinden bize seslenen bir Dostoyevski var ve bizi kendi edebiyatına şahit olmak için seyahatler yapmaya çağırıyor. Bu seferki seferinin adı ise Suç ve Ceza, ayrıca sadece gidiş bileti olarak alınmış.

Önceki seferlerinde Öteki kitabında Bay Golyadkin karakteriyle kişilik bölünmesini ve psikolojide Doppelganger ile adı geçen olayı tanıtan, Ölüler Evinden Anılar kitabıyla sırta inen kırbaçları, acıları, ruhsal paradoksları Suç ve Ceza kitabında tam anlamıyla en üst seviyelere çıkaran bu adamın Raskolnikov ülkesine gitme arzusuna davetliyiz hepimiz!

Raskolnik kelimesinin anlamı : 17. yüzyılda din kitaplarında yapılan düzeltmeleri kabul etmeyenler.
Suç kelimesinin anlamı : Yasalara aykırı davranış.
Ceza kelimesinin anlamı : Uygunsuz davranışlarda bulunanlara uygulanan üzüntü, sıkıntı, acı verici işlem veya yaptırım.

Yukarıda yazdığım 3 kavram arasında sıkışıp kalan, ruhun balta girmemiş ormanlarına balta ile dalan, devlet dairelerini, sistemleri, insanları, siyasi düzeni, inançları, sorgulamayışları, hatta kendini bile balta ile doğramaya ant içmiş bir adam var karşınızda! Raskolnikov. Kişilik bölünmelerinden dolayı sonsuz bir mayoz döngüsüne girmiş olan bu adamın içinde neler neler olmuyor ki... Raskolnikov'un içindeki kişilik bölünmelerinde sistemler ve düzenler baltalanıyor, sorgulamalar arasında ruhsal düzeni sağlamak için ellerinde balta taşıyan askerler gelip geçiyor, inançlar ve kalıpsal düşünceler baltalanıyor, devlet daireleri ve siyasi paradigmalar bir daha gelmelerini istememek amacıyla baltalanıyor ve özellikle de insanın kendisi baltalanmak isteniyor.

Peki, ya bu baltalama olayı sonucunda aslında bütün acılar, kederler, sistemler, inançlar, diğer bütün sorgulamalar ağaçların kesilip de sonra tekrar ve daha gür çıkması gibi yerlerinden daha gür ve etkili olarak çıkıyorlarsa? Mesela öldürmesine öldürebilirsin istediğini, peki ya bu ölüler önceki durumlarında verdiği sıkıntı ve acıdan daha çok acı verirse sana aynı ağaçların kesildikten sonra daha gür çıkması gibi Raskolnikovcuğum?

Peki, ya cinayet aleti olarak kullanılabilecek bu kadar ilkel bir aletten bir tümevarımla yola çıkılarak bütün insanlar ve bütün sistemler baltalanmak isteniyorsa? Raskolnikov'un içindeki kişilik bölünmelerinin her biri ama istisnasız olarak her birinin aklından atamadığı tek bir şey vardı, o da Napolyon olabilme ve kendini gerçekleştirebilme arzusu. Katil olmaktan çok kendini baltaya ve bu sebeple de onla gelebilecek zirveye adamışlık. Freud daha elinde lolipopla 10 yaşında dolanırken Dostoyevski Suç ve Ceza kitabında onun ileride belirteceği id kavramıyla bu kitaptaki öldürme ve hırsızlık arzusunu, ego kavramıyla bu olayın sorgulamasını, süper ego kavramıyla ise de Raskolnikov'un kıvranmaları ve bir türlü Napolyon olamayışlarını anlatmak istemişti. Bu nedenle Balta Tanrısına tapan sayısızca Raskolnikov vardı içinde bölünmüş olan.

En keskin sorgulamaları, Maslow'un ihtiyaçlar hiyerarşisine en üst sıradan girmeyi arzulamaları, kendisini cinayet gibi bir kaç(amay)ış ile gerçekleştirmeyi istemeleri ile Raskolnikov yatağında tam bir girdap içerisinde kalmıştı. Etrafında baltalar ve Svidrigaylov, Porfiriy, Zametov karakterleri gibi ruh ezici insanlar vardı.

Nasıl ki Kafka Dönüşüm kitabında bir böceğe, GLaDOS Portal 2 oyununda bir patatese, Tacettin Sihirli Annem'de bir köpeğe dönüşmüş ise Raskolnikov'un kendisini bir bit olarak hissetmesine şaşırmamalıydı. Çünkü o pislik bir bitin ta kendisiydi. İnsan sevgisini kendi pençesinden kurtaramadığı, Napolyon hayallerinin bir türlü gerçekleşemediği bir bitti.

Hakan Günday Kinyas ve Kayra'da, bir fahişe ile bir rahibenin mezarlıkta yanyana olabilmelerini hayatın en gerçek anı olarak görürdü. Bu kitapta da Raskolnikov ve Sonya'nın ilişkilerini ben de aynen buna benzetiyorum. Bir katil ve bir fahişenin ilişkisinden doğan aklanamama sürecini.

Mesleği bir bakıma toplum mühendisi olan Dostoyevski, Suç ve Ceza kitabıyla birlikte bize çok ama çok önemli bir fener tutuyor. Peki, biz hayatta ne kadar Napolyon olmayı istiyoruz? Maslow'un ihtiyaçlar hiyerarşisinde nerede yer almak istiyoruz? Cinayet Napolyonu gibi sevgimizin Napolyonu ya da şehvetin Napolyonu mu olmak istiyoruz? Belki de iş hayatımızın ve kariyerimizin Napolyonları? Eminim ki herkes bu kitabı okuduktan sonra kafasında hayali bir spot ışığı belirecek ve sonu gelmeyen sorgulamaların içine düşecektir.

Dunya karakterinin güzelliği için kendisiyle aynı adı taşıyan ve benim çok sevdiğim bir şarkı olan : https://www.youtube.com/watch?v=fLf6CRoY4og
Svidrigaylov karakterinin mistikliği, karanlık yapısı ve kitaptaki Dunya ile odada yalnız kalması ve ondan sonraki o efsane sahneler için ise şu şarkıyı kesinlikle öneriyorum : https://www.youtube.com/watch?v=7WFk23_6yos

Bu kitabı seven bir zamanlar 100den fazla ülkede yasaklanmış olan High Tension filmine bayılır. Bir film bir kitaba bu kadar benzeyebilirdi...

Ayrıca araya komiklik baharatı olarak da hevesleri baltalayan balta karakteri olarak Baltalı İlah'tan şunları öneririm : https://cdn-st1.ofpof.com/...0x335-pthp59sxwn.jpg
http://www.kocatepegazetesi.com/...tali-ilah-650x0.jpeg

Eğer buraya kadar okuduysan bil ki seviliyorsun, keyifli okumalar ve acılar dilerim.
  • Kürk Mantolu Madonna
    8.9/10 (14.587 Oy)18.108 beğeni41.038 okunma2.626 alıntı172.588 gösterim
  • Küçük Prens
    9.0/10 (10.297 Oy)12.849 beğeni32.864 okunma3.100 alıntı138.020 gösterim
  • Dönüşüm
    8.2/10 (8.159 Oy)8.462 beğeni27.122 okunma751 alıntı132.274 gösterim
  • Simyacı
    8.5/10 (7.495 Oy)8.443 beğeni24.911 okunma2.248 alıntı107.506 gösterim
  • Uçurtma Avcısı
    9.0/10 (9.379 Oy)11.049 beğeni27.321 okunma1.473 alıntı143.802 gösterim
  • Sefiller
    9.1/10 (4.184 Oy)4.938 beğeni16.422 okunma3.135 alıntı105.328 gösterim
  • Şeker Portakalı
    9.0/10 (7.207 Oy)8.638 beğeni24.036 okunma1.262 alıntı118.085 gösterim
  • Olasılıksız
    8.5/10 (6.015 Oy)6.703 beğeni19.418 okunma621 alıntı109.649 gösterim
  • Fareler ve İnsanlar
    8.6/10 (5.422 Oy)5.527 beğeni18.741 okunma765 alıntı95.862 gösterim
  • Satranç
    8.7/10 (8.819 Oy)8.760 beğeni23.979 okunma1.601 alıntı111.225 gösterim
Dün gece, ta ki Dostoyevski’yi meze edinceye kadar, her cuma gecesi gibiydi bizim için; sıradan. Dört er kişiydik, son zamanlarda keşfedip artık yeni saplantımız olan bir Azeri restoranında. Şarabımız da yeni takıntımızdı G.Afrika'dan. Yeni bir şeyleri olmalı insanın, yenilemeli hayatını. Yine, ama yeni diyebilmeli şarap da olsa. Gerçi "Buna zenci teri bulaşmış" dedi biri, sanki bilirmiş gibi o terin tadını. Zırvalamanın içki kaynaklısına çok tahammül gösterir Ruslar. Biz de öğrendik. Tahammül gösterdik.

“Bölmek kökünden gelir Raskolnikov ismi, tesadüf de değildir. Zaten Dostoyevski’de tesadüf olmaz” dedi, zenci terine dikkatimizi çeken dostumuz. “Rodion Romanoviç’e bulduğu Raskolnikov soyadıyla, kişilik bölünmesini kasteder” diye masaya bir şey bıraktı. Masamıza düşen meteor değildi elbette, ama inanın daha zayıf değildi bıraktığı etki. Kimi tuvalete gitti, kimi önüne aldığı etle oynamaya başladı. Ben, rest çekilmiş bir poker masasının eli zayıf blöfçüsü tavırlarıyla kıvranmaya başladım. Konuyu ortaya atan, birazdan kahkaha atmaya hazır Erol Taş edasıyla masadaki en lezzetli şeyleri, rakipsiz öğütüyordu.

Tuvaletten dönen “Ruslar, kati surette, kişilik bölünmesi demez kastettiğin hastalığa, çoklu kişilik, der ” dedi. “Kesinlikle tesadüf bu isim. Üstelik raskolnik, bir ruhsal hastalığı değil, dinsel anlamda mezhep yaratan, hizip çıkartan anlamına gelir. Din dışı açıklamalara rastlamadım” dedi “Yandex’ten baktım, hem de Rusça”

Aramızda hiç kimse Raskolnikov soyadı olan hiç kimseyle karşılaşmamıştı o güne kadar. Ortak kararımızla karımı aradım. Varmış, ama çok azmış. Hatta, belki de Dostoyevski’den sonra kullanılmaya başlanmıştır, dedi. Kendisi Rus Dili ve Edebiyatı mezunudur icabında. Ha, asıl önemlisi Rus’tur. Daha baştan bir tur bindirmişti bize. “Biz, çok yaptık bu konuşmaları, bir sonuç da elde edemedik. İlk sizin aklınıza geldiğini sanmayın sakın”

Ben ve konuyu ortaya atan dostum, Dostoyevski’nin bilinçli olarak bu soyadını, hem de bölünmüş kişiliği vurgulamak kastiyle kullandığını savunduk. Muhalefetsiz toplum olmaz tabii. Tesadüf diyenler de iki kişiydi. Sabahın erkeninde aradı “tesadüfçüler”den biri, “Dostoevski 1881’de öldü, di mi?” diye bir soruyla. “E, nolmuş yani?” dedim. “ O zaman” dedi “ bu hastalık tanımlı mıydı?”

Bir şey dememem kibarlığımdan değil, diyecek hiçbir şeyimin olmamasındandı.
Keşke “Dostoyevski, tanımı konmasa da, bu hali kendinde gördü, Raskolnikov soyadını da bundan seçti” deseydim. Pazartesi kesin söylerim.
Dikkat!!! Spoiler içerebilir...

*Kısa Bilgi *
Rus yazar Fyodor Dostoyevski tarafından Rus Habercisi adlı edebiyat dergisinde, on iki ayda yayımlanan romandır. Daha sonra tek cilt olarak yayımlanmıştır. Neredeyse her kitabı Dünya Klasikleri arasına girmiş olan Dostoyevski'nin en çok ilgi gören, beğenilen romanıdır. Dünya Edebiyatı'nın en çok okunan, en büyük romanlarından biri olarak kabul edilmektedir.

*Konusu*

Rodion Romanoviç Raskolnikov,sefalet içinde yaşayan, üniversite ile ilişiği kesilmiş bir hukuk öğrencisidir. Borç aldığı tefeci kadını öldürmeyi planlar. Bunu yapmakta zorlansa da bunu yapar. Ancak beklemediği, göz ardı ettiği bir detay vardır. Cinayet anında tefeci kadının kız kardeşi Lizaveta da oradadır. Raskolnikov onu da öldürür. Raskolnikov borcundan kurtulur, ama vicdan azabından asla... Romanın sonunda Raskolnikov, kız arkadaşına olan aşkını ve işlediği cinayeti itiraf eder ve teslim olur.

*Raskolnikov Sendromu*

Kitabın başkahramanı Rodion Romanoviç Raskolnikov 'un kitabı okuyan kişilerin üzerinde bıraktığı etkilerden dolayı "Raskolnikov Sendromu" adında bir sendrom bile varmış. Raskolnikov;zeki, cesur, hayalleri için faaliyetlerde bulunan yalnız ve tuhaf bir adamdır. Öyle ki hukuk öğrencisi olmasına rağmen hayalleri için cinayet işlemekten kaçınmaz. İnsanların kendisi hakkındaki görüşlerini takmayan biridir. Neredeyse tüm zamanını hayallerini ve onları gerçekleştirme yolundaki hamlelerini düşünerek geçirir. Düşünmek eylemini bir iş olarak nitelendirir. Ancak fazla düşünmesindendir ki kafasındaki bazı çelişkiler onu yiyip bitirmektedir. Hayallerine ulaşma yolundaki planları da çelişkili düşünceler ile doludur. Her ne kadar hayalleri için cinayet işleyemeyeceğini düşünse de kafası karışıktır.
"Aman tanrım! diye haykırdı. Gerçekten de, kadına vurup beynini parçalamak için elime baltayı alabilir miyim?Ilık, yapışkan kanların üzerinde yüzebilir miyim? Kilitleri kırmak, paraları çalmak, tir tir titremek... Elimde... Baltayla... Her yanım kanlar içinde bir yerlere gizlenmek... Benim yapabileceğim işler mi bunlar? Tanrım olacak şey mi bu? Yaprak gibi titriyordu. Sonra da derin bir şaşkınlıkla şöyle sürdürdü :Neler söylüyorum ben? Zaten, bunları yapamayacağımı çok iyi biliyorum. O halde ne diye kendimi böyle üzüp duruyorum?... "sözleri Raskolnikov'un kafa karışıklığını en iyi anlatan satırlardır. Ancak bütün bu kötülük dolu düşüncelere rağmen sadece bir kez beraber içki içtiği Memur Marmeladov öldükten sonra zor durumda kalan ailesine, annesinin kendisine yolladığı paranın tamamını verebilecek kadar da yufka yüreklidir. İnançsız bir genç olmasına rağmen meleği, sevdiği, büyük aşkı ve onu hayata bağlayan tek ümidi Sonya için:"Onun inançları neden benim de inançlarım olmasın?" diyerek tanrıya iman eder. Ayrıca Raskolnikov bir çok edebiyatçı tarafından en karizmatik roman karakteri olarak nitelendirilmiştir.

*Gölgede Kalan Karakter Razumihin*

Raskolnikov'un tek dostu, can yoldaşı, kardeşine eş olarak seçtiği kankasıdır. Raskolnikov'un gölgesinde kalmış, müthiş bir dost ve roman kahramanıdır. Kitabı okuyan bütün okurlara"Var mı ulan böyle dostluk? "diye sorgulatacak kadar iyi bir dosttur. Her şeye rağmen Raskolnikov'un gölgesinde kalmış ve hak ettiği değere ulaşamamış diye düşünüyorum.

*Yazıldığı Dönem *

19.yy.Rus toplumsal yaşamı ve düşünsel ortamı büyük çalkantılarla doludur. Bu dönemin etkisi kitapta sıkça karşımıza çıkmaktadır.

*Özellikleri*

Kitapta insan ruhunun derinliklerine başarılı bir şekilde inilmiştir. Zaman-Mekan-Karakter çatışmaları çok iyi tasvir edilmiştir. Çevrenin ve toplumun insan ilişkileri üzerindeki etkilerine değinilmiştir. Dostoyevski'nin üslubu ve yarattığı karakterler çok gerçekçidir. Psikolojik tahliller oldukça başarılıdır.

*Üzerimde Bıraktığı Etki*

Kitabı ilk defa kuzenimin evinde görmüştüm. İsmi çok ilgimi çekmişti. Kesinlikle okumam gerektiğine karar verdim.
Kitabı alıp, okumaya başladığımda her sayfasında kendimi buluyordum. Dostoyevski öyle bir yazar ki olayların içinde hissettiriyor. Raskolnikov'un yalnızlığı bana kendi yalnızlığımı düşündürüyordu. Okuduğum en iyi kitap diyebilirim. Bana kitap okuma alışkanlığı kazandıran kitaptır. Hiç düşünmeden 10 puan verdim. Suçu, sevgiyi, dostluğu, aşkı, kavgayı, çaresizliği, yaşam mücadelesini, vicdanı ve yalnızlığı bu kadar iyi işlemiş bir yazar ve kitabına daha düşük bir puan verilemezdi.

Zaman ayırıp okuyan herkese çok teşekkür ediyorum :)))
Sabahın bu saatinde huzursuz eden, uykuları kaçıran, bulanıklaşıp berraklaşan şeyin Suç ve Ceza'nın kendisi olduğunu iyiden iyiye hissettiğimde geriye onu nasıl tarif edeceğime dair hararetli muammalar kalmıştı. Herhangi bir kitabın incelemesini kolaylıkla yapabilirdim, fakat bu kitap için şu andan itibaren neler yazmam gerektiği üzerinde bir karara vardığım söylenemez. Yine de günlerdir yazmak, hiç olmazsa kendime itiraf edeceğim kadar inceleme yapmaya da aynı şekilde ihtiyacım var.

İncelemeleri taradım, kitapla ilgili yazılmış akademik metinlerin birkaç tanesini sabırla okudum, ilgili konuyu kendisine dert edinmiş kaynakları da aynı şekilde incelemeye koyuldum. Bilhassa yazarın şahsiyeti üzerinde bizzat kendisinin yazdığı metinleri de okudum, fakat nafile. Lise döneminde okuduğum, cılız bir idrak ile muhtevası üzerinde düşünmediğim için birkaç zaman önce yeniden didik didik edip okuduğum bu romanın neticesi hep aynı oldu: Dostoyevski, bütün yaşamını derin sara nöbetlerine, onları da döneminin toplumuna sarıp sarmalayarak Raskolnikov'un baltasının ucuna emanet ederek Suç ve Ceza'nın içerisine serpti. Okuyanın zihnine inecek en anlamlı balta darbesi şu 687 sayfalık kusursuza yakın romanın arasında beklemekte. Bilhassa Dostoyevski'nin sosyalist yazarları incelemek adına katıldığı zararsız okuma grubunun bedelini dar ağacına gönderilerek çekmek zorunda kaldığını, yetmezmiş gibi ölümüne birkaç saniye kala Çar I. Nikolay'ın "şaka" yaptı ortaya çıkınca kürek cezasına çarptırılarak Sibirya'ya gönderildiğini öğrendiğimde öfkem daha da katmerlendi. Ancak öğrendiğimde öfkemi perçinleyen bu olay, Dostoyevski'yi beklendiği gibi radikal bir anarşist yapmaktansa sadece şiddetli sara nöbetlerine mahkum etti. Kitap boyunca Dostoyevski'yi temsilen Raskolnikov, Raskolnikov'u temsilen ise okurun ta kendisinin aynı hummalı nöbetleri yaşayacağını peşinen söylemeden de geçemeyeceğim. Şu an elimde Dostoyevski'nin inançlarını döktüğü Karamazov Kardeşler'in "Büyük Engizitör" bölümü var ve evet, bu incelemeden hemen sonra Karamazov Kardeşler'i yeniden, ağır ağır okuyacağım.

Mukaddimesi bu kadar uzayan -ve hâlâ içimde demediklerimin olduğu- romanın konusu, temelde bütün XIX. yüzyıl edebiyatının sancısı olan Fransız burjuva devriminin ardından oluşan yeni toplumsal yapının vaadettiği mutlakiyetçiliğin yıkılacağı yönündeki beklentilerin giderek bireyin bireye karşı savaşın ta kendisidir. Suç ve Ceza, varoluşçuluğun iliklerine kadar uzandığı bu romanında bireyci burjuva ve ahlâkın -fakat kişisel serbestisi için ahlâkın- organik bileşimini yaparken yalnız değildi. Onu, benzer çelişkiler konusunda muzdarip olan Balzac, Stendhal, Dickens, Thackeray, Flaubert gibi isimler de destekliyordu. Bunlardan farklı olarak Dostoyevski, yoksulluğun ve öteki olmanın kaçınılmaz bir yazgı olduğunu ve bu yazgının her toplumda kaçınılmaz olduğunu bağıra bağıra söylemekten geri kalmamış, bu gerçeği dinsel mitler ile kapatıp meşru göstermeye yeltenen dönemin dinsel aktörlerine de aynı şiddetle karşı çıkmıştır.

Romanın kahramanı, hepimizin yüreğinde bir katilden ziyade tuhaf şekilde kahraman olan Raskolnikov, roman boyunca bizlere işlediği suçun psikolojik yönüyle onun dayanılmaz ahlâki boyutunu anlatmaya çalışır. Diğer yandan geliştirdiği düşünce sisteminin doğruluğunu kanıtlamak istercesine bütün toplumu bir deneye tabi tutar: bunca yoksul ve yoksulluk içerisinde ölümü mutlak insan içerisinde ben bir bit miyim, insan mı? Bu soru, temelde yine Raskolnikov'un geliştirdiği düşünce sistemindeki "süper insan" veya "sıradan insan" ayrımında hangi tarafa ait olduğunun muhakemesidir. Tasarladığı cinayeti işleyerek bütün topluma yalnızca süper insanların idealleri uğruna toplumsal bütün kuralları işleme yetkisi olmadığını, sıradan insanların da kuralları çiğneme ruhsatının bulunduğunu ispat edecekti. Böylece kendisinin de sıradan olmadığını, tıpkı Napolyon gibi süper insan olup gerektiğinde kuraları çiğneme yoluyla toplumu değştirebildiğini kanıtlamaya çalışmıştır. Tam bu noktada romanın kıvrak zekası bizlere Freud'un id, ego ve süper ego kavramlarını da aynı kıvrak üslupla sunar: Roskolnikov’ un idi, ona tefeci kadını öldürmesini ve parasını çalmasını emreder. Bu eylemin muhakemesi ego sürecinde olur ve süper egosu Roskolnikov’u suçluluk duyguları içerisinde kıvrandırır.
İlginçtir, kusursuzdur ve kıymetlidir ki Dostoyevski'nin Raskolnikov'u bunca zeki tasarının sonucunda süper insanların diledikleri zaman kuralları çiğneyenler değil, tıpkı romanın geçtiği Petersburg'un olabildiğince yoksul fakat bütün yoksunluklarına rağmen ahlâki zarureti sımsıkı kavrayıp yaşamayı becermenin yanında zulmün türlüsüne karşı şedit nefreti taşıyan insanlar olduklarını ilan eder. Bu kabul, romanda Raskolnikov'un bütün roman boyunca uğruna savaş verdiği Sonya ile resmedilir. Aynı şekilde bütün yoksul fakat ahlâklılara karşı diğer varsıl fakat ahlâk yoksunu güruhu bir araya getiren de Dostoyevski'nin ısrarla vurguladığı dönemin sınıfsal farklılıklarıdır. Kendisini halksal öze o kadar ait hissetmiştir ki, Dostoyevski'nin şahsiyetini temsil eden Raskolnikov, gerçek yaşamda da Dostoyevski'nin oturduğu evin yalnızca birkaç ev ötesinde resmedilip sunulmuştur. Romanın yoksulluğu da, semtin kiri, sarhoşları, hayat kadınları ve sömüren tayfası da bizzat Dostoyevski'nin çıplak gözle izlediği ve yaşadığı hayatın ta kendisidir ve bu hayat, olağanca kuralsızlık içerisinde kendisini ahlâki yükseliş sayar. Haksız da değildir, zira Raskolnikov'un tasarladığı düşünce sistemi içerisindeki totaliter kahraman modelleri o ana değin toplumun tamamının affettiği olağanüstülükler ile var olagelmiş fakat o andan itibaren üniversite öğrencisi kıvrak bir dehanın muhakemesi ve pratiğinden itibaren tam tersi bir forma ulaşmıştır.

Tarihten bu yana zihnimizde yer edinen bütün büyük kahramanlara toplumun kendisi tarafından atfedilen "insani olmayan" vasıflar, temelde bizim totaliter yönümüzü oluştururken kahramanlara da kendilerini süper insan, dolayısıyla kurallar ve yaşamlar üzerinde diledikleri hamleleri yapabilme ruhsatı vermiştir. Bu tarz bir yaklaşım, onların yemeyen, içmeyen, uyuklamayan, sarhoş olmayıp yalnızca ama yalnızca olağanın üzerinde durumlar gösterdiğine olan inancı oluşturur. Bu inanç, "oluşturulan" yeni kahraman modelinin horlamasını, ailesiyle atışmalarını, nefesinin kokmasını vs gibi unsurların hemen hiç yokmuş gibi ve eskaza olması durumunda bir çeşit "skandal" sayılmasına cevaz veren çarpık savunmayı getirir. Raskolnikov, Napolyon'u ve diğer tarihsel kahramanları ele alırken hem döneminin hem de çağların toplumlarına karşı da aynı deneysel cinayeti delil göstermeye çalışır.
Hâlâ elimde Suç ve Ceza romanını evirip çevirip neler söylemem gerektiğini, yazmadıklarımın -henüz hiçbir şey yazamadığım gerçeği ortadayken- yazdıklarımın ne kadar tesirli olacağını kestirmeye çalışıyorum. Ve bu incelemeye başladığım andan itibaren roman, bambaşka bir eşya mahiyetine büründü. Sıradan bir roman değil, sıradan bir yazarın romanı hiç değil. Raskolnikov'un cinayetle başlayıp kahraman olarak, fakat bütün dürüstlüğüyle suçunu itiraf edip vicdanen verdiği savaşın kahramanı olarak çıktığı romanın sonunda Dostoyevski bizlere iki önemli gerçeği daha teslim edip hayal ettiği fakat kavuşamadığı dünyayı romanın sonunda oturup izlediği manzarayla anlatırken son hummalı sara nöbetlerine de geçirip buralardan göçmüştür, kim bilir?

İlki, Dostoyevski bizim hem iyi hem kötü olduğumuzu çırılçıplak bir biçimde gösterdi.
İkincisi ise, biz neysek oyuz diyebiliriz, fakat kahramanlar biz neysek o değiller.
Crime and Punishment (Suç ve Ceza)
Bu kitabı ayrı bir yere koymak gerektiğini düşünüyorum. Çünkü sorular havada uçuşup duruyor. Sorguluyor, sorgulatıyor. Lakin soruların zorluğu altında ezilip (en azından ben öyle oldum) Raskolnikov’un ağzından Fyodor Mihayloviç Dostoyevski’nin insan doğası, ahlak ve inanç üçgeninin içinde sivrilttiği sorulara cevap vermesi umuduyla son derece hızlı bir şekilde okumak durumunda kalınıyor.

Rodion Romanoviç Raskolnikov, idealist bir hukuk öğrencisidir. Tabii dönemin Çarlık Rusyasında yoğun bir şekilde fakirlik de çekmektedir. Onun ve daha birçok kişinin kanını emdiğini düşündüğü tefeci kadını (Alena İvanovna) öldürüp dünyadaki bu adaletsizliği ortadan kaldırmayı planlar. Tefeci kadını öldürmek onun için zor bir iş gibi görünmemektedir. Zira bu iğrenç kadın onun nezdinde yaşamayı bile hak etmeyen, temizlenmesi gereken bir pisliktir. Kadını öldürdükten sonra paraları ve değerli eşyaları da alıp fakirlere yardım ederek çok iyi bir iş yapmış olacağını düşünmektedir.

Pansiyoner olarak kaldığı evin mutfağından gizlice bir balta alır. Daha önce de eşya rehin bırakma karşılığında para almak için gittiği tefeci kadının evine yine giderek tekrar para almak için geldiğini söyler. İçeri girince baltasıyla kadının kafasına vurur. Ah sesinden sonra ölmediğini görüp baltasını tekrar kullanır ve kadının öldüğünden emin olur. Buraya kadar planlanmış senaryo kusursuz gitmiştir. Kimse tarafından görülmeden tefeci kadından dünya kurtulmuştur.

Fakat Lizaveta İvanovna (tefeci kadının kardeşi) eve gelmiş ve ablasını kanlar içinde görmüştür. Başta donup kalan Raskolnikov, Liazeta’nın bağrışmaları ve çığlıkları üzerine geriye tanık bırakma korkusuyla bir balta darbesiyle kafasını ikiye yarmıştır. Ve iç çatışmaların fitili de ateşlenmiş olur. Zavallı kadın, neden geldi ki? Keşke sadece tefeci kadın ölseydi. O zaman hiçbir sorun yaşamazdı. Üzülecek bir şey de olmazdı, diye düşünür.

Romanda sıkça Raskolnikov’un psikolojisi üzerinde durulmuş. Onun üzerinden işlenmiş birçok soru aklımda dönüp durdu okurken. En keskin ve göze batan soru: Birilerine iyilik yapmak için, kötü olduğunu düşündüğünüz birini öldürme hakkınız olabilir mi? Şu soru da güzeldi: Gerçekte kendi yoksulluğundan kurtulmak için mi işlenen bir suçtu bu, yoksa düzene ve haksızlıklara bir başkaldırı, fakirler için yapılmaya çalışılmış bir iyilik miydi? Bir başka güzel soru: Bazı insanların (kitapta süper insan diye tanımlanmış) suç işlese bile cezalandırılıp, cezalandırılamayacağıdır. Bunlar başlıca aklımda kalanlar. Daha niceleri vardı.

Çok uzun zamandır okumak istediğim fakat bu zamana kadar ertelediğim bir kitaptır. İyi de yapmış olduğumu düşünüyorum. Tabii ki herkes okuyabilir. Fakat çok genç arkadaşlarımın hakkını verebileceğini düşünmüyorum. Buna rağmen okuduysalar bile, ilerde tekrar okumaya gerek duyacaklarını hissediyorum.

Keyifli okumalar diliyorum.
Suç ve Ceza Dostoyevski’ nin en güzel eserlerinden biridir. Romandaki ana düşünce, başkalarına yapılan suçun cezası mutlaka çekilir esasına dayanmaktadır.

Rusya’ nın büyük şehirlerinden birindeki yoksul halkın hayatı dile getirilmektedir. Bu romanını paraya duyduğu ihtiyaç nedeniyle yazdı.

Eseri yazmaya başladığı zaman karısı ağır hastaydı.Karısının başucunda beklerken bu şaheserini yarattı. İlk kez, 1886 yılında yayımlandı.

Romanın kahramanı Rodion Raskolnikov’ un Rus Faust’ u olduğunu söyleyenler var .Ortak yönleri ikiisnin de yoksul öğrenci ; gururlu ve ihtiraslı olmalarıdır. Her ikisi de üstün zekalarından ötürü duydukları gururla suç işlerler.Kendilerine bağlı bir kadının aşkı ile doğru yolu bulurlar.

Hatta bununla ilgili bir de rivayet vardır; SUÇ VE CEZA yayınladıktan sonra, Petersburg savcısı yazar hakkında dava açar. Gerekçesi ise şöyledir: " Bir caninin ruhsal durumunu bu kadar gerçekçi ve ayrıntılı anlatan bir kişinin geçmişinde kesinlikle bir cinayet saklıdır. "

Fransız yazar ve filozof Albert Camus; " Suç ve Ceza'yı okuduktan sonra, ilk kez yeteneğim hakkında bir kuşku duydum. Ciddi olarak, bu işten vazgeçme ihtimalimi ölçüp tarttım " der.

SUÇ VE CEZA ; bana göre, insan dehasının yaratığı en yüce yapıtlardan birisidir.
Arkadaşların ricası ve benim de yazma isteğim üzerine bir inceleme yapmaya çalışacağız. Bu kitap benim açımdan okunması gereken üç klasikten biridir.
Şöyle:
1) Sefiller (Victor Hugo)
2) Suç Ve Ceza (Dostoyevski)
3) Savaş Ve Barış (Tolstoy)

Sefilleri kısa ve orijinini de okudum. Savaş Ve Barış adlı kitabı da okudum. Yalnız iyi bir yayın değildi. Bu yüzden İletişim Yayınları'nın çıkardığı baskıyı aldım. Ona da hayırlısıyla bir gün başlayacağım. Gelelim Suç Ve Ceza adlı kitaba. Suç Ve Ceza kitabını da okumuştum. Yalnız yayını iyi olmayan bir baskıdan okumuştum. İkinci defa okumak istedim. Can Yayınları baskısını görünce almak istedim. Bu girişimimiz de boşa çıkmadı elhamdulillah. Can, hakikaten güzel basmış. Fakat bazı yazılarını Türkiye'nin değişik yörelerinin ağızlarıyla çevirmiş. Bilmem sizin hoşunuza gider mi... Benim açıkçası hoşuma gitti. Ve hatta bazı yerlerinde bile (en ciddi sahneler olmasına karşı) kendimi tutamayıp gülmüşlüğüm bile oldu. 683 sayfadır C.Y baskısı. Tek cilt olarak basılmış. Yani ben gönül rahatlığıyla bu baskının okunmasını da isterim. Tavsiye de ederim.

Kitaptan aldığım bazı dersleri aktararak incelemeyi bitirmek istiyorum. Bir insan ne olursa olsun devlet eli olmadan öldürülmemelidir. O insan ki tefecilik kitabın deyimiyle rehincilik yapan biri olsa dahi. Aklımızı kullanmamız gerekiyor. Bir toplumun ıslahı ne cezalarla çözülür (cezalar durdurucu sebep olabilir) ne de şahsî kıyımlarla. Spoiler vermek istemiyorum yalnız şunu da eklemeden edemeyeceğim: Bir insan bir işe kalkıştığı vakit onu -günümüz şartlarıyla- medya, toplum ve eğitim sahasında görmezse onu yapmayı bilmez. Atıyorum bir cinayet haberi izlemeden aklına cinayet işlemek gelmez. Bir intihar görmeden veya herhangi bir şekilde duyumsamadan intihar eylemi içinde gerçekleşmez. Elbette o zihni pişiren nüanslar vardır. Bu yüzden ne yiyip içtiğimize dikkat ettiğimiz kadar neyi duyup izlediğimize de dikkat etmemiz gerekir. Okuduğunuz için teşekkürler. Zaten kitap kendini müellifiyle kanıtlamıştır. Başka söze ne hacet.
“Çevremdeki herkesten özür dileyerek Suç ve Ceza ya başlıyorum. Bu şölen için kendimi yakınlarıma kapatıyorum. Sadece çay ve kahve benimle olacak. Bencillik tavan yapsın, umurumda değil. “ cümlesiyle kitabı okumaya başlamıştım.
Suç ve Ceza hakkında herkes bir şeyler duymuştur, hatta başkarakterinin adını bile bilenler vardır. Kitabın sonunu bilenler de vardır, ne biliyor olursanız olun, kitap içinden ne kadar alıntı paylaşılırsa paylaşılsın, bu dev eseri okurken hiçbir gizemden mahrum kalmazsınız. Eser bütünüyle mükemmeldir.
Ciltli olan baskısını satın almıştım. Biraz ilerledikten sonra parmaklarımın arasında hışırdayan, canlı gibi hareket eden cilt maskesini çıkardığımda, kırmızı bir cilt çıktı karşıma, o ne renkti öyle, adeta kışkırtıcı. Uzun süre baktım. Daha ilk sayfalardan itibaren, birçok not tutacağımı anladım.
Yeri geldi dönemin Rusya’sını, insanların düştükleri halleri kesitler halinde göreceğimi ve beni derinden etkileyeceğini hissetmeye başladım. Dostoyevski bazen detayları veriyordu, bazen mekanı yüzeysel geçiyordu, bazı durumlarda, örneğin meyhanedeki pis masaları, kirli insanları anlatırken, onun ifade etmediği karasinekleri masanın üzerine ben koyuyordum, hizmetçi Natasya’nın üzerinde olabilecek elbiseyi ben hayal ediyor, Raskolnikov’un oturduğu dairenin fakirliğine ilave olarak odanın değişik yerlerine örümcek ağları yerleştiriyordum. Marmeledov’un yokluk içindeki sefilliğini okurken, kızının vesika bir fahişeliğe gidişini, yüreğimdeki büyük sızı içinde, çaresizce, hiddetlenerek okuyordum. Sonya’yı fahişelik yapmaya iten adımları düşünürken o zamanın şartlarından uzaklaşarak, yakın geçmişte ülkemize gelen Rus kadınlardan nasıl faydalandığımızı, onların ülkelerindeki yoksulluktan kaçışlarıyla, kendi topraklarımızla fahişeliğe düştükleri günleri acı ile hatırlıyordum.
Raskolnikov’un düşünde gördüğü bir arabaya koşulan atın öldürülmesini, insanların oradaki acımasızlığını, o sahnenin anlatılış biçimini ayrıca başlı başına bir öykü olarak görüyorum. Ve o arabanın etrafında olan tüm insanları gözümde canlandırıyorum, korku içinde yaşanan hadiseye bakan düşteki Çocuk Raskolnikov’un gözlerindeki acıyı, gözyaşlarını, çaresizliğini görürken, insanlıktan çıkmış vahşi yaratıkların bir hayvana yaptıklarını nefes almadan okuyorum. Aklıma İsrail’İn, ABD’nin, Rusya’nın sivil halklara yaptıkları zulümler, katliamlar geliyor… Raskolnikov’un o düşündeki acımasız insanlar, şimdi orta doğuda ve dünyanın başka yerlerinde aynı acımasızlıkla, kahkalar atarak sivilleri katlediyorlar.
İnsanlık var olduğundan beri vicdanların almadığı türlü işlere kalkışmıştı. Sayfalar ilerledikçe film çekimi yapıyorum sanki. Okuduğum her bölüm sahne gibi gözümün önünde, kameradan vizöre bakan benim, her ayrıntıyı yaklamaya çalışıyorum, bunun için hiç zorlanmıyorum. Dostoyevski çok iyi lensler vermiş bana, her şeyi gözler önüne seren lensler.
On dokuzuncu yüzyılın ilk yarısında, Puşkin, Lermontov, Gogol, Herzen, Turgenyev, Tolstoy, Nekrasov gibi yazarlar arasında Dostoyevski toprak sahibi soylu bir aileden gelmeyen tek yazardı. Bu çok önemli olgu, Dostoyevski’nin bir yazar olarak kendi konumuyla ilgili düşüncelerini etkilemiştir. Onun olgunluk romanı olan Suç ce Ceza’da Raskolnikov’un psikolojisi, o psikolojiyi anlatabilme, çekilmiş filmlerde film teknikleriyle anlatmaya çalışsalar da, Dostoyevski anlatımı gibi olamamıştır.
Rusça raskolnik, “aykırı görüşlü” sözcüğünden gelen Raskolnikov; aykırı görüşlü ülküsünü barındıran bir kişiliktir ki kişiliğinin ahlaksal ve psikolojik özellikleri bir karşıtlığı barındırmaktadır. Kader bir şekilde düşlerle ve hayatın içindeki akışıyla Raskolnikov’u tefeci kadını öldürmeye doğru götürüyordu. Raskolnikov adım adım işlemeye planladığı cinayetin gerçekleşme ihitimalini planın belirsizliklerine bağlıyordu. Raskolnikov’un, bu cinayeti işlemesi mümkün olmayacakmış gibi bir ruh halini gözlemlerken, hatta ahlaki açıdan sorgulamalar yaptıkça vazgeçeceği izlenimi hissedilirken, tesadüfen denk geldiği konuşmalar ve gelişmeler adım adım karşı konulmaz bir şekilde onu cinayeti işlemeye götürüyordu.
Cinayet, fakir bir hayattan kurtularak üniversiteye devam etmek, annesinin ve kız kardeşinin yapacağı fedakârlığı engellemek gibi temel sebeplerle alınmış bir karar gibi gözükürken, aynı zamanda yaptığı şeyin suç olamayacağına inan; işe yaramayan, insanlığa faydası dokunmayan, yaşlı bir tefeci kadını öldürmenin doğru bile olabileceğini düşünen Raskolnikov’un kurgu içinde neden cinayeti işlediğini bilmediğini, cinayeti işleme sebeplerini araştırmaya başladığını gözlemliyoruz.
Dostoyevski, Rakolnikov’u cinayetin ayartıcı uçurumuna itmek için, mümkün olan tüm özendiriciyi devreye sokar; çok sevilen anne ve kız kardeşin çektiği iç karartıcı yoksulluk, kız kardeşin bulunmak zorunda kalacağı özveri, tefeci yaşlı kadının ahlaki ve etik olmayan davranışları. Tesadüfü gerçeklerin bu bolluğu, Dostoyevski’nin fikrini ispatlamakta zorlandığını gösterir diyen Pyotr Kropotkin : “Raskonikov’un gerisinde, kendisinin yahut onun gibi birinin de aynı eylemi gerçekleştirme olasılığının bulunup bulunmadığına karar vermeye çalışan Dostoyevski’nin varlığı hissedilir… Fakat yazarlar cinayet işlemez. “der. Ayrıca “…sorgu yargıcı ve kötülüğün vücut bulmuş hali olan Svidrigaylov, romantik uydurmalardan ibarettir.” Diyerek eleştirel tespitte bulunmuştur.
Viladimir Nubokov da Rus Edebiyat Dersleri kitabında Suç ve Ceza’yı hayatının değişik evrelerinde beş kez okuduğunu ve kitabın etik ve estetik olarak tamamen çökmesine yol açan kusurun Sonya’nın Raskolnikov’a incili okuduğu bölümde yer alan ve dünya edebiyatında eşi benzeri zor bulunacak bir cümle olarak nitelediği şu cümlede olduğu iddia eder.
“Eğri şamdanda çoktan sönmeye yüz tutan mum, bu perişan odada, bu ölümsüz kitabı okumak için tuhaf biçimde bir araya gelen bu katille fahişeyi donuk bir biçimde aydınlatıyordu”
Nubokov “Katille fahişe” ve “ölümsüz kitap” için ne üçgen ama! Diyerek tipik bir Dostoyevski tarzı bulgu olarak nitelendirmekte ve Nubokov : “Bence ne gerçek bir sanatçı ne de gerçek bir ahlakçı – ne iyi bir Hristiyan ne de iyi bir filozof – ne bir şair ne bir sosyolog – yanlış bir uzsözlülük uğruna, birbirinden tamamen farklı kafalarını kutsal kitap üzerine eğmiş bir katille bir sokak orospusunu yan yana koymamalıdır.” diyerek eleştirilerine devam etmektedir.
Edebiyat dünyasında farklı bakış açıları olabilir; yazarlar, eleştirmenler farklı noktalardan değerlendirebilirler. Lakin kanımca okurlar için romandan alınan lezzet en önemlisidir. Ve okurların hemen hepsinin, benim gibi bu esere bayılacağını, bayıldığını düşünüyorum. Hatta benim gibi biraz ileri giderek Nubokov’un bu düşüncelerini okurken ister istemez Lolita romanıyla karşı bir tez sunma arzusuna girenler bile olabilir.
Raskolnikov gibi bir karakter var ortada, daha ne olsun. Raskolnikov der ki: “Kocakarı yalnızca bir hastalıktı. Ben onu bir an önce aşıp gelmek istedim. Ben bir insan öldürmedim, bir ilkeyi öldürdüm! Evet, bir ilkeyi öldürdüm, ama üstünden aşıp ötesine geçemedim, bu yanda kaldım… Hatta, anlaşılan bunu bile beceremedim…” İşte böyle bir karakter; kafa karışıklığı, ruh sağlığı bozuk, iyi kalpli, kibirli, acımasız, sevecen vb…
Ve yine son söz Raskolnikov’dan olsun, fahişe Sonya’ya söylediği sözler :
“Ben senin önünde değil, insanlığın çektiği acıların önünde eğildim.”
15.453 Okunma
611 İnceleme… (bu da 612. olacak sanırım...)
Bu kitap üzerine bu kadar konuşulmuş, bu kadar tartışılmış, düşünceler paylaşılmışken üstüne bir şey ekleyebilir miyim bilmiyorum. Fakat aynı zamanda ne söylesem bir şeyler eksik kalacakmış gibi de hissediyorum…

Kitapta her karakter dolu ve gerçek. Hiçbiri sırf ortam kalabalık olsun diye öylesine koyulmamış kurguya. Hepsinin bir hayatı, bir kişiliği var; bir isimden ibaret değil hiçbiri. Bunun yanında her karakter sosyolojik, psikolojik ve felsefi açıdan bir şeyler anlatıyor; Sonya, Katerina Ivanova, Svidrigaylov, Lujin… Her biri toplumsal yapının hamurunda yoğrulmuş gerçek insanlar. Belki Raskolnikov ana karakter ama kalanların da kitabın içinde devam eden bir hayatı, bir kişiliği, düşünce yapısı var ve her biri kendine has...

Hatta kitabı okurken sürekli ‘Dostoyevski bu kitabı yazdıktan sonra nasıl kendine gelebilmiş?’ diye de düşündüm. Bir karaktere bu denli bürünebilmek, bu denli hissedebilmek, yazabilmek… Kişinin kendisini, kendi karakterini sarsmaz mı derinden?...

Kitap karakterlerinin Dostoyevski’ye etkisi neydi bilemiyorum ama kitabı bu kadar etkileyici yapan buydu yine de…

Buradan sonra yazacaklarım spoiler içerebilir :)))

Sosyal Psikolojide Cognitive Dissonance yani Bilişsel Çelişki denen bir kavram var. Bu olay sizin bir olaya olan yaklaşımınız ve davranışınız çakıştığı zaman ortaya çıkıyor. Ve biz bunu hayatımız boyunca sürekli yaşıyoruz. Fakat bizim bu çelişkiden kendimizi kurtarmamız gerekiyor; içimizi rahat ettirmemiz gerekiyor bir nevi. Bunun için de üç seçeneğimiz var; ya davranışımızı değiştireceğiz, ya yaklaşımımızı ya da (ki biz genellikle bunu yapıyoruz) üçüncü bir yaklaşım (diğer bir tabirle bahane, bir ‘ama’) ekleyeceğiz.

Yani: öldürmek kötü (yaklaşım), ben insan öldürdüm (davranış)… Bu durumda ya insan öldürmeyeceğiz, ya insan öldürmenin kötü bir şey olmadığı yaklaşımını edineceğiz, ya da öldürmenin kötü olduğunu düşünmemize rağmen öldürmeyi haklı çıkaracak yeni bir yaklaşım ekleyeceğiz.

Ben kitabı okurken Raskolnikov’un durumunu buna benzettim açıkçası. Ve Raskolnikov’un kendini işlediği cinayete karşı savunması benim gözümde onun bu çelişkiden üçüncü bir yaklaşımla çıkma çabasıydı. Kitabın sonlarına yaklaştığımda yaptığından hala pişmanlık duymamasının nedenini de buna bağladım biraz.
Hatta belki de diğer kadını aklına getirmemesinin en önemli nedeni de buydu. Çünkü savunduğu, kendini inandırdığı yaklaşım Alyona İvanova için geçerliydi. İkinci maktul bir oyunbozandı…

Bunun yanında Raskolnikov’un Sonya’ya her şeyi itiraf ettiği yerde Alyona’yi bir ‘bit’e benzettiğinde aklıma Black Mirror dizisindeki bir bölüm geldi. Hani askerlerin gözüne, ‘diğer’ insanları canavar gibi gösteren bir cihaz yerleştiriyorlar ve böylece askerlerin, ‘diğer’lerini vicdan azabı çekmeden öldürmelerini sağlıyorlardı. Bu aynı zamanda günümüz ve geçmiş savaşlarda da yapılan bir şey; karşı taraf… düşman; insan değil. Çünkü insan kendi türünü öldürmeye meyilli bir varlık değil aslında (hayvanların bir çoğu da öyle). Bu yüzden bunu karşı tarafı insanlıktan çıkararak (dehumanization) yapıyor ve böylece acı da çekmiyor. Belki de bunu da üst taraftaki Bilişsel Çelişkiye bağlayabiliriz. Karşı tarafın bir canavar olması, bir düşman olması ya da ‘bit’ olması öldürmenin haklı bahanesidir belki de... Bilemiyorum. Bir bakış açısı benimki sadece.

Raskolnikov’un bu cinayeti işlemesinin birçok açıklaması olabilir. Sosyal açıdan kendini istediği yerde görememesi, içinde büyüyen kibri, toplumsal hayata uyum sağlayamaması, yalnızlığı (istediğini sandığı yalnızlığı), ailesinin durumu, sahip olduğuna inandığı potansiyeli kullanamaması, sömürü, haksızlık, adaletsizlik, baskı….

Ya da bunların hepsi…

Raskolnikov’un baltası her şeyden önce bir isyandı bence, bütün açıklamalardan öte. Haklı ya da haksız… Fakat okurken anlıyorsunuz Raskolnikov’u hak verseniz de vermeseniz de. Güzel yanı da bu işte.

Son olarak kitabın sonunun böyle biteceğini hiç düşünmemiştim açıkçası. Hele de Beyaz Geceler’den sonra :)) Huzurlu bir şekilde kapattım son sayfayı ve mutlu oldum çünkü artık umut vardı Raskolnikov’un içinde… Raskolnikov’a huzura kavuşturan insanın da Sonya olması sanırım başka bir yazının konusu oluyor… Çok uzattım çünkü :)

Bana hayata dair bir şeyler katan, yaptığı çağrışımlarla keyif veren güzel bir kitaptı Suç ve Ceza… İkinci kitabımdı Dostoyevski’den ama son olmayacak gibi gözüküyor bunda bu etkinliğin etkisi büyük. Emeği geçen herkese teşekkürler, keyifli okumalar. :))
“Temmuz başında, aşırı sıcak bir vakitte, bir akşamüstü, genç bir adam S... Sokağı’ndaki bir kiracıdan kiraladığı odasından sokağa çıktı ve ağır ağır, kararsızlık çeker gibi, K... Köprüsü’ne doğru yola koyuldu.”
Diye başlar Raskolnikov’un romanı...

“Suç ve Ceza’yı ne kadar anlamıştım, bilir miyim? Marmeladov’un meyhanede söyledikleri, bugün okumuşum gibi aklımda: Yoksulluk ayıp değil mösyö, ama sefalet...” (Mağaradakiler/271)

Mağaradakiler’i okuduğumda aklımda kalan Cemil Meriç sözlerinden birisiydi. Acaba ben ne kadar anladım, bilir miyim?
Tekrar tekrar okumam gereken bir eser olduğuna inanıyorum. Her okuduğumda bende yeni fikirlerin, duyguların, düşüncelerin oluşmasına sebebiyet verecek bir eser...

Suç ve Ceza, iç hesaplaşmaların olduğu, suçlu psikolojisini iliklerime kadar hissettiren, aslında hepimizde var olan içimizdeki hasta insanı anlatan bir romandı benim için.
Hatta, topluma fayda sağlamak adına kuralların veya kanunların yok sayılabileceği fikrine kapılmama sebep oldu.

Malumunuz başkahramanımız Raskolnikov.

Raskol kelimesi, Rusça’da ayrılma, bölünme, parçalanma anlamına gelmekteymiş.
Raskolnik kelimesi ise, Hristiyan tarikatının 17. yüzyılda ortaya çıkan anlaşmazlığında eskiyi destekleyenlere verilen admış.

Yaşadığı ekonomik sıkıntılar ve geçirdiği buhran sonucu, zihnindeki doğrularını bir suç işleyerek eyleme döküyor Raskolnikov.
Ayrıca Tanrı’nın varlığı konusunda yaşamış olduğu gelgitler ve bunların hayatına etkileri de benim çok dikkatimi çeken kısımdı.
Cahit Zarifoğlu bir şiirinde “Raskolnikov müthiş bir Allah ağrısı çekmektedir.” demiş. Daha sonraki basımlarında ise Allah ağrısı yerine iman ağrısı olarak değiştirmiş.

Ve bu yolculukta Sonya’sı ona güç veriyor...
İşlediği suçun sevabını, günahını bize sorgulatıyor. Aynı zamanda kendisi alttan alta adaleti, ahlaki değerleri, insanlığımızı sorguluyor.

Raskolnikov’un suçu tamamiyle ortada idi ve onun cezası kendi Vicdanıydı...

Son olarak, bir ay gibi bir sürede okudum, vizeler, finaller derken uzadı da uzadı. Bütünlüğü bozmadan kısa bir sürede okumanın ziyadesiyle verimli olacağına inanıyorum. Zira ben Raskolnikov ile kitabın belki de sonlarına doğru bir bağ kurabildim. :)

Sürç-ü lisan ettiysem affola...
Suç ve Ceza hakkında bir inceleme yazmak, yorum yapmak çok zor bir şey bence. Hatta bu kitabı eleştirme gibi bir şansımız olmadığını da düşünüyorum. Bu romanı olumsuz eleştirebilmek için en azından Dostoyevski'nin kaleminin onda birine sahip olmak gerekir. Okunduğunda herkesin, nedense sevdiği bir karakterdir Raskolnikov.
Hepimizin için bir Raskolnikov var sanırım. Ben romanı fazlasıyla sevdim herkesin sevdiği gibi. Bazı olumsuz eleştirilerde gördüm az da olsa ama ilk paragrafta söylediğim gibi bu eseri ve Dostoyevski'yi olumsuz eleştirmek neredeyse imkansız.
Vesselam, Dünya Edebiyatında en önemli klasik olmasının hakkını fazlasıyla veren bir eserdir Suç ve Ceza.

Bir insanın düştüğü ikilem, işlenen bir suç ve ardından çekilen psikolojik ceza ve hesaplaşma süreci.
Dostoyevski şüphesiz dünyanın gelmiş geçmiş en büyük 5 büyük roman yazarlarından biridir.
Yapı çok sağlam olunca kitabın tekniğini bırakıp gönül rahatlığıyla hikayenin içine giriyorsunuz. Toplum o kadar iyi anlatılmış ki kendinizi o fertlerden biri zannediyorsunuz. Ahlaklı yaşamın, erdemli olmanın çok çarpıcı örneklerini fakir ve binbir geçim derdiyle yaşayan insanlarda görüp öğreniyorsunuz.
Mazlum Beyhan eseri Rusça aslından oldukça güzel çevirmiş. Türkiye İş Bankası Yayınları'nın kalitesi ise aşikar.

Raskolnikov, yaşamı canlandırmaya çalışan, bu çaba dahilinde doğru olarak düşündüğü -ama toplumsal olarak kabul görülmeyen bir davranışın ne derecede doğru olabileceğini kendi hayatını ortaya koyarak deneme cesaretini gösterebilen, işlediği cinayetin (Liza ayrı bir tartışma konusu) doğruluğu konusunda şüphesi olmasada kendi deyimiyle ''deha sahibi olmadığından'' suçluluk duygusunun toplumsal ve bedensel süreçlerini kaldıramayan büyük bir kumarbazdır.

Bir şey bir kişiyi ne kadar etkilerse onun için o kadar değerli ve anlamlıdır. Dostoyeski, Tolstoy, Puşkin ve diğer tüm klasik eser yaratıcıları da dünya üzerindeki milyonlarca kişide bu etkiyi yaptıkları için ''klasiktir'', ''ölümsüzdürler''.
Eserde Dostoyevski'yi bilenler için kendi hakkında çok ince mesajlar beynin alabildiğine geniş ufkundan eşsiz tatlar bırakacak bir bilgi yumağı var. Tüm farklılıkları bir kenara koyup özetleyecek olursam; hayatın bilincinde olan ya da yaşama iddiasında bulunan herkes bu eseri okumalı. Sadece bunu değil yazın ve düşün alanındaki her klasiği en az bir defa okumalı.
Bu arada okurken bazı kısımlarda sıkılabilirsiniz. Aynı şeyleri tekrarlıyor hissi verebilir ama öyle değildir. Zaten acelede etmeyin hemen bitirmek için...

Keyifli okumalar dilerim.
İnsanın zihni neyle meşgulse rüyasında onu görür. Hele içiniz rahat olmadı mı, gerçeğe ne kadar da uyar rüyalarımız!
Önce biraz ağladılar, ama alıştılar şimdi. Aşağılık insanoğlu her şeye alışır!
" Namuslu olmak sizi diğer insanlardan üstün yapmaz, övünme hakkını vermez, zaten herkes yaşadığı sürece namuslu olmak zorundadır."
“- Şimdi neden hiçbir iş yapmıyorsun?
- Yapıyorum.
- Ne yapıyorsun?
- İş yapıyorum.
- Ne işi yapıyorsun?
- Düşünüyorum.”
Fakat bir kadın hem zeki hem de kıskanç olursa, iki kadın haline gelir ve bu bir felakettir işte.

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Suç ve Ceza
Baskı tarihi:
16 Kasım 2015
Sayfa sayısı:
688
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789750726545
Kitabın türü:
Orijinal adı:
Преступление и наказание
Çeviri:
Sabri Gürses
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Can Yayınları
"Eski" öğrenci Raskolnikov, "kiracıdan" kiraladığı daracık odasında beş parasız günler geçirmektedir. Modern zamanların, çağdaş bilimin ve edebiyatın bu yaratıcı, akıllı genci, toplumun gerici bir canavara dönüşmüş karanlık avucunda ezilip un ufak mı olacaktır yoksa? Bir gün oturduğu bir kafede, anarşist düşüncelere sahip gençlerin konuşmalarına kulak misafiri olur ve aklına tüm dertlerine son verecek bir şey gelir. İlk iş olarak da kapıcının kulübesindeki baltayı kestirir gözüne. Dünya edebiyatının en ünlü baltasını...

Suç ve Ceza ilk kez 1866 yılında yayımlandı. O tarihten sonra da dünyanın gündeminden hiç düşmedi. Dostoyevski, "hiç aceleye gelmemesi" gerektiğini düşündüğü "yeni" bir karakter yakalamıştı. Rusya'yı, Rus halkını gözlemleyerek Raskolnikov'u onların içinden çekip almıştı. Öykü, tüm yönleriyle çürüdüğü açıkça görülen geleneksel iyilik algısının toplum tarafından nasıl "göz göre göre" korunduğunu anlatır. Dostoyevski'nin Suç ve Ceza'sı, insanlığa sorduğu can alıcı sorularla güncelliğini hiç yitirmeyen en büyük başyapıtlar arasında. Hala...

Kitabı okuyanlar 20.435 okur

  • Gökçe
  • İbrahimfeza
  • Emre Yapıcı
  • İlyas Tortcu
  • Aforizma
  • Berk Çıkrıkçı
  • Metin Şen
  • Bahattin KABAY
  • Müslüm Balaban
  • Nilgün Güzel

Yaş gruplarına göre okuyanlar

0-13 Yaş
%34.6
14-17 Yaş
%14
18-24 Yaş
%18.7
25-34 Yaş
%14
35-44 Yaş
%15
45-54 Yaş
%1.9
55-64 Yaş
%0.9
65+ Yaş
%0.9

Cinsiyetlerine göre okuyanlar

Kadın
%57.3
Erkek
%42.7

Kitap istatistikleri (Bütün baskılar)

Bu baskının istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%1.3 (82)
9
%0.4 (28)
8
%0.2 (12)
7
%0.2 (10)
6
%0 (2)
5
%0
4
%0
3
%0
2
%0 (1)
1
%0

Kitabın sıralamaları