OKU(MA)YANLAR:
Alman yazar Hesse’ye 1946 yılında Nobel ödülü kazandırmış bir eserdir Siddhartha. Budizm ve Uzak Doğu felsefeleri üzerinden okuyucuya hayatı sunan, sorgulatan, düşündüren bir kitaptır. Okuyucu konu edindiği Budizm felsefesi hakkında bilgisi, ilgisi yok ise ilk bakışta bu kitaptan uzak durur ama tersine bu konularda sıfır bilgisi olan okuyucuların dahi severek, anlayarak okuyabileceğini düşündüğüm bir kitaptır. Yıllar geçse dahi kitabın size öğrettikleri kalır belleğinizde.
Soruyorum hangimiz bir şeyleri aramıyor? Hangimiz tamam buldum bundan sonra aramayacağım diyor? En önemlisi kim kendini aramıyor? Kim tamam ben buyum artık kendimi çözdüm diyebiliyor? Hiçbirimiz.
Arayan bir insan Siddhartha, aradığını bulmak için ailesini terk eden, dünyevi hazların doruğuna ulaşan ama aradığını belki de en ummadığı yerde bulan.
O aradığını bulmaya çalışırken siz de onunla beraber oruç tutacak, dilenecek, öğrenecek ve en önemlisi düşüneceksiniz.
Siddhartha ile arayışa girmek ve hayat hakkında bir perspektif kazanmak için bence bu kitabı okuyun.
OKUYANLAR:
Varmak değil yol güzel cümlesi ancak bu kadar yakışırdı bir kitaba sanırım.
Bir dönem Hindistan’da yaşamış olan yazarımız ve belki de Siddhartha gibi bir arayışta olduğu için oraya gitmiştir. Böyle diyorum çünkü yazarımız savaş karşıtı bir düşünceye sahip olmakla beraber nerede yaşayacağı, nasıl bir yol izleyeceği konusunda uzun süre bilinmezlik dönemi geçirmiştir.
Ailenin gurur kaynağı olan kahramanımız iç huzura sahip değildir ve içinde hep bir eksiklik hisseder. Bu eksikliğin ne olduğunu arar, onun Nirvana’ya ulaşmasını engelleyen şeyin ne olduğunu arar. Keşişler gibi aç kalır, dilenir, dünyevi zevklerden yoksun kalır nefsini öldürmeye çalışır ama aradığını bulamaz. Buda ile tanışır, öğretisine saygı duyar, en yakın arkadaşını onun yanında bırakır ama Buda’nın dahi ona istediğini öğreteyeceğini görünce artık kendi yolunu kendi çizer ve kendi tabiriyle çocuk insanların arasına karışır. Sevginin peşine düşer, sevginin en güzel tanımlarından biri burada çıkar karşımıza “Sevgi avuç açıp dilenilebilir, para pulla satın alınabilir, armağan olarak sunulabilir sana, sokakta bulunabilir, ama haydutlukla ele geçirilemez.” sözleriyle. Burada para, kumar, cinsel haz gibi dünyevi şeylerin doruğunu görür ama içinde o eksiklik hissi asla gitmez. Keşiş olup aç kalarak, Buda öğretisine sığınıp onun izinden giderek, çocuk insanlar gibi yaşayıp dünya ile meşgul olarak hangi yolu izlerse izlesin hayata tutunamayacağını düşünür ve bir ırmağın kenarında kendini ırmağa bakarken bulur. Burada unuttuğu bir şey vardır hayatta geçtiğimiz her yol, çektiğimiz her acı bizi yetiştiren unsurlardır, hepsi bize bir şeyler anlatmak ister. Irmağın kenarında uyuklar, uykudan uyandığında ise eski dostu Govinda karşısındadır, Govinda onu tanımaz ama o arkadaşını tanır ve arkadaşının bir şekilde hayata tutunduğunu görür ve hayata tutunması gerektiğini görür. Irmağa bakar ve burada hayatının dönüm noktası olan kayıkçı ile tanışır. Kayıkçının iç huzurunu, hayata bakış açısına hayran kalıp onun gibi olmak ister.
Kayıkçıdan alabileceği en güzel tavsiyeyi alır yani doğayı, ırmağı dinlemesi gerektiği, aradığının uzakta olmadığını, etrafını dinlemeyi, kendi içine bakmayı öğrenir. Irmağın yerde, gökte her yerde olduğunu öğrenir, zamanın gerçek olmadığını öğrenir. Tam, iç huzuru buldum ömrümün sonuna kadar bu şekilde yaşayacağım derken hayat önüne hiç hesaba katmadığı birini oğlunu çıkartır ve yine öğrenirki hayat devam ettikçe dersler devam edecek. Oğlu kendi gibi değildir, hayata çok farklı bakar asla onun gibi kayıkçı olmak istemez ve nasıl zamanında Siddhartha babasına karşı çıkıp keşişlere katıldıysa oğlu da kendisine karşı çıkıp çocuk insanların yanına kaçar ve yine öğrenir ki kimse kimsenin dengi değildir, kimse bir diğeriyle aynı düşünceye sahip olmayabilir kendi öz evladı dahi olsa. “Çocuk insan” diye kendinden aşağı gördüğü insanlarla aslında eşit olduğunu, herkesin hayata farklı bir pencereden baktığını görür.
Taş üzerinden anlattığı örnek ile her şeyi, herkesi sevdiğini hatırlıyoruz cümlelerinde. Nirvana’nın sadece bir sözcük olduğunu, sözcüklere, terimlere bağlı kalmamamız gerektiğini anlatır bize sözcüklerin renkleri, kokuları, tadları, şekilleri, köşeleri yok der yani kelimeye takılmadan o kelimenin içine, benliğine, özüne girmemiz gerektiğini söyler. Bilginin aktarılabileceğini ama bilgeliğin paylaşılamayacağını söyler bilgeliğin sadece acılarla, tecrübelerle, doğayla, öz benlik ile olacağını anlatır. Aramanın gözü kör ettiğini, aramanın bir amaç olduğunu ama bulmanın özgürlük olduğunu anlatır yani aradığımız şeye esir değil özgür bir birey olarak ulaşmamız gerektiğini söyler yoksa aradığımız şey gözümüzün önünde dahi olsa göremeyeceğimizi anlatır ve en sonunda Govinda kendisine “sen aramışsın söyleyecek bir şeyin yok mu” dediğinde “Sana ne söyleyebilirim ki, saygıdeğer kişi? Olsa olsa kendini aramaya fazla verdiğini mi? Aramaktan bulma fırsatını bir türlü yakalayamayacağını mı?” dizeleriyle aramaktan ziyade kendimize, içimize dönüp aradığımızı uzakta aramamamız gerektiğini anlatır...
Ayrıca kitabın en güzel öğretilerinden biri şudur; hangi dine, hangi inanca mensup olursanız olun sorgulamalısınız, sırf aileniz, büyükleriniz dayatıyor diye bir şeyleri kabul etmek zorunda değilsiniz. Sorgulayın, araştırın, ne zamana kadar mı? Irmağı duyana kadar...
Artık ne zaman bir ırmak, dere, çay, nehir görsem kulak kabartacağım bana ne diyor diye. Pardon, tüm doğaya kulak kabartmalıyım çünkü ırmak her yerde...