·528 syf.····Okunma: 10 Şubat 2021 23:38 Bir roman düşünün hiç ummadığınız ve duygusuz olarak aktarılan bir karaktere roman sonunda hayran olarak ayrılacaksınız. İşte bu kriterdeki roman " İki Şehrin Hikayesi."
Romanımızda Fransız Devrimi'nin yaşandığı bir dönemde farklı coğrafyadaki iki şehrin hikayesine tanık oluyoruz, Paris ve Londra. Bana göre romanımızın tek bir ana karakteri yok tam tersine ana karakterleri var. İlk başlarda Dr.Manette'nin yaşadığı zorluklara üzülürken bir anda Charles Darnay'in suçsuz yere öldürülmek istenmesine üzülüyoruz, kitabın sonlarında ise Sydney Carton'un önce fedakarlığına hayran kalıp sona bu fedakarlığın sebep olduğu duruma üzülmeye başlıyoruz.
Romanımıza mükemmel bir cümle ile giriş yapıyoruz:
" Gelmiş geçmiş en iyi günlerdi, gelmiş geçmiş en kötü günlerdi; hem bilgeliğin çağıydı hem ahmaklığın; hem Aydınlık, hem Karanlık bir mevsimdi; umudun baharı, umutsuzluğun kışıydı..."
Bu cümledeki zıt kelimeler okuyucuya o dönemde Londra ve Paris'in nasıl zıt iki ülke olduğunu gösteriyor. En kötü günlerin, ahmaklık çağının, karanlık mevsimin, umutsuzluğun yaşandığı yer Fransa. Devrimcilerin gözleri intikam almakla öyle bir dolmuş ki insanları öldürmekten zevk alır haldeler. Küçücük bir çocuğun bile kellesinin alınmasından zevk duyuyorlar. Böyle bir beyin yapısı nasıl olabilir!
Romanımızın tek bir ana karakteri olmadığı gibi tek bir konusu da yok. Her karakterin hikayelerine ayrı ayrı tanık oluyoruz ama tüm karakterler sonunda tek bir yerde toplanıyorlar, zalimliğin ülkesi olan Fransa'da. Ayrı ayrı olaylar romanın ilerleyişini biraz zorlayabiliyor ama bir süre sonra romanımızın en heyecanlı yerinde kendimizi buluyoruz ve böylece kesinlikle okunulması gerekenler listesine giriyor.