Yıllar önce aldığım birkitabın ismi "Modern Dinin Filozofu: Bergson" idi. Merhum Topçunun Bergson'a özel bir ilgi duyduğunu biliyordum. Hâkezâ Tanpınar'ın da. Sezgi ve zaman üzerindeki düşünceleri onu mistik bir bölgeye çekiyor ve adının din ile anılmasına sebep oluyordu.
Yakışık bir ay kadar önce bitirmiş olmama rağmen bu kitaba ilişkin düşüncelerimi, yine Topçunun "İslam ve İnsan Mevlâna ve Tasavvuf" isimli kitabını bitirdikten sonra yazmanın daha uygun olacağını düşündüm. Şimdi yazabiliyorum.
Fransa dönüşünde Sırrı Tüzeer vasıtasıyla Nakşî Hasib Efendi ve Abdülaziz Efendi ile tanışır Topçu ve Abdülaziz Efendi’ye intisap eder. Öncesinde Massignon'dan etkilenip Yunus Emre, Mevlâna, Hallac gibi isimlerin eserlerini okuyup düşüncelerini tetkik eder. Bergsona ilgisi de hemen hemen aynı döneme denk gelir.
Topçu, Bergson ile ilgili yazarken onun etkilendiği ve eleştirdiği filozoflarla birlikte değerlendirir. Bir filozofu anlatırken Gazzaliden ve Sühreverdiden bahsederken, Hıristiyan azizlerden ve mistiklerden de örnekler verir. Bergson ile beraber onu takip eden Bergsoncuları da ihmal etmez.
İki iktibas yapmak istiyorum kitaptan. Topçu izah etmemiş. Ben anladığımı ifade etmek istiyorum:
"Saint Jean'a göre derin mistik sezgi içerisinde Allah bilgisi ile nefs bilgisi birbirinden ayrılmazlar, sımsıkı bağlıdırlar. "Bu çift ve biricik bilgi içerisinde bütün diğer bilgileri buluyoruz."
"Kendini bilen Rabbini bilir"e benzemiyor mu?
"Hakikî süreye sahip yegâne varlık benliğimizdir. Onun halleri önceden takdir edilemez, çünkü onun hiçbir hali önceden idrak edilmiş değildir. Süre, çoklukta birlik halinde gözüküyor. Daha doğrusu o, yaşanmış birliktir. Çokluk ancak mekanda tasavvur olunabilir. Gerçek süre bizim içsel hayatımızdır."
Peki bu ifadeler Tanpınarın
Ne içindeyim zamanın,
Ne de büsbütün dışında;
Yekpare, geniş bir anın
Parçalanmaz akışında.
dörtlüğünde mükemmel bir şekilde özetlenmemiş mi?