OKU(MA)YANLAR:
Kitap 1774 yılında Goethe’nin Charlotte isimli nişanlı bir hanıma hastalık derecesinde aşık olması ve yakın arkadaşı Wilhelm’in evli bir kadına olan aşkından dolayı intihar etmesi üzerine ilham alınarak iki haftalık kısa bir süre içerisinde tamamlanmış. Eseri okuduktan sonra bu kadar kısa sürede böyle dolu dolu bir yapıt çıkartmak mümkün müdür diye soruyor okur kendi kendine fakat Dostoyevski’nin Kumarbaz’ı 25 günde yazması ve başarısı bize sürenin yazarın edebi yönünü etkilemediğini, süresi ne olursa olsun önemli olanın eserin kendisinin olduğunu ispatlıyor iki eser bize.
Kitap, mektup/roman tarzında yazılmış olup karşılıklı mektuplaşmadan ziyade Werther’in yazdıklarını ve monologlarını okuyoruz. Bu edebiyat eserinin edebiyat dışında etkileri ilgi çekici; psikolojide “Werther Etkisi” terimini literatüre sokmuştur ve yazıldığı dönemin moda akımında Werther’in giyim tarzı olan mavi ceket, sarı pantolon gençlerin sıkça tercih ettiği seçim olmuş. Diğer ve en önemli etkisi ise yazıldığı dönemin melankolik, romantik gençlerini intihara sürüklemesi olmuş. Bu sebeple bir süre Avrupa’da yasaklanmış kitap. Napolyon Bonapart’ın yanında gezdirdiği kitap olmakla beraber gerek yazıldığı dönemde, gerek günümüzde en çok okunan/tartışılan eserlerden biridir.
Goethe ileride bu kitabın ününden, gençler üzerindeki etkisinden, yazdığı tüm eserler içerisinde en çok bu kitabın konuşulmasından ve Charlotte Buff'a olan gençlik aşkının halka duyurulmasından dolayı pişmanlık duyup “Werther benim kardeşim olmuş olsaydı da ben onu öldürseydim onun hayaleti beni bu kadar rahatsız etmezdi” demiş.
Bir aşkın bir insan üzerindeki etkilerini, psikolojiyi, melankoliyi ve şiirsel anlatımın doruklarını tadacağınız bu kitabı bence okuyun.
OKUYANLAR:
Bu eser için platoniğin kitabı diyen okurlar mevcut ama bence aşktan ziyade bu kitap psikolojik etkileri daha ağırdır. Hatta opsesif etkileri desem daha doğru olur gibi.
Kitabın başında kahramanımız şehrin gürültüsünden, sıkıcılığından kaçıp pastoral bir maceraya atılır ve yazarımızın şehir hayatı ile ilgili düşünceleri okuyucuya açıkça yansır.
Kitap, başta Werther’e ilgi duyan ama Werther’in karşılık vermediği bir aşkla başlayıp, Werther’in sevip karşılık bulamadığı aşk ile sonlanır.
Werther’in Lotte’ye olan aşkının kuvveti imkansızlığından gelmektedir çünkü daha kendisini tanımadan hakkında “çok güzel” denilmesi ona ilgi duyması için yeterli olmuştur, sonrasında ilk tanışmalarından önce kendisine “çok güzeldir ama dikkat et aşık olma çünkü nişanlı” denmesi ise aslında onun daha çok ilgisini çekmişti. İlk gördüğünde Lotte’nin ölen annesinin yerine kardeşlerine annelik yapması Werther’e çok dokunur zira kendisi de çocukları çok seven, hediyeler veren ve resimlerini çizen bir karaktere sahiptir.
Lotte nişanlı olmasına rağmen kendine engel olamaz ve karşılıksız aşk başlamış olur, aslında karşılıksız demek bence çok doğru değil çünkü Lotte eğer nişanlı olmasaydı Werther’in aşkına karşılık vereceğini biliyoruz. Werther başta Lotte’yi kendi harici birinin de sevebilmesini anlayamaz şu dizelerde görüldüğü gibi; “Bazen aklım almıyor; onu yalnızca ben, hem de öylesine içten, öylesine dolu dolu severken, ondan başka hiçbir şey görmez, bilmezken, ondan başka hiçbir varlığım yokken, nasıl olur da onu bir başkası da sever, sevebilir?”
Lotte’nin nişanlısına sadık kalışı saygı duyulası bir davranış. Her ne kadar Werther’e ilgi duymuş, bir şeyler hissetmiş dahi olsa aralarında olan ince çizgiyi aşmak istemez. Werther’in kendisi de hem Lotte hem tanıdıktan sonra nişanlısı Albert için istemese dahi mecburen bu şekilde düşünür çünkü Albert’i aralarında bulunan tek engel olduğunu düşünse dahi onun bir suçunun olmadığının, nişanlısını seven bir sevgiliden öte bir insan olmadığının farkındadır.
Oradan uzaklaşmanın kendisine iyi geleceğini düşünür, başka şehirde, başka uğraşlar edinir hatta başka bir hanımın kendisine ilgi duymasıyla normalleşmeye çalışır ama içinde bulunan melankolik kişilik ağır basar geri sevdiğinin yanına döner. Döndüğünde eskiden Lotte’yi sevip akli dengesi bozulan bir delikanlı ile annesine rastlar, kendisinin de delireceğinden korku duyar. Belki de onu intihara sürükleyen aşktan ziyade bu delirmeme isteğidir çünkü takıntılı bir şekilde Lotte’yi düşünmektedir.
Kitapta yan konu olarak evin hanımına aşık bir uşak var, aşkını itiraf ettikten sonra evden kovulur ve bir süre sonra geri dönerek yeni uşağı öldürür Werther o aşık olan uşağı kendine benzetir, olayı içselleştirir ve uşağın haklı olduğunu düşünür.
Bu iki olay yani delirme korkusu ve Albert’i öldürmemek isteyişi Werther’i intihara sürükleyen kaçınılmaz tek çözüm yolu olarak kalır.
Kitabın sonunda Albert’ten af dilemesi Werther’in bu aşk için elinden bir şey gelmediğinin kanıtlar gibi.
Ve intihar sahnesi... Kendinin düştüğü talihsiz durumun farkında ve kendi mezarının dindarların mezarlarına rahatsızlık vereceğini düşünerek daha uzağa gömülmek istemesi dahi içselliğinin, en ince ayrıntıları kafasına takan biri olduğunu ispatlıyor. Monologlar, psikolojik çöküş, teslimiyet ve daha burası için ne yazsam eksik hissedeceğim o yüzden sadece bu sahneden bir alıntıyla tamamlamak istiyorum.
“Senin uğruna ölmek, senin uğruna kendimi feda etmek mutluluğuna erebileceğim Lotte! Yaşamında yeniden huzur ve mutluluğu bulmanı sağlayacaksa, korkusuz ve mutlu giderim. Ama ah! Sevdikleri için kanını akıtan, ölerek dostlarına yeni ve renkli bir yaşam hazırlayan çok az sayıda değerli insana nasip olur bu.”