Gönderi

10/10
·114 syf.··
Beğendi
·
2021 3. kitabı
·
    ‘’Bir insan -özellikle de benim gibi bir insan- ne zaman yazmaya başlar? Daha doğrusu, ne zaman onun için, yaşadıkları, hissettikleri, düşündükleri artık ifade etmekten kaçınamayacağı bir yoğunluğa ulaşır? ‘’        Henüz ilk bölümüyle bizleri etkileyen bu kitap, devamı olabilseydi hiç şüphesiz Tutunamayanlar kadar çarpıcı olabilecekti. Acemilikten uzak, tabiri caizse demlenmiş ve yarım kalmış bir roman. Oğuz Atay’ın yedinci ve son kitabı. Onun da Tutunamayanlar'da deyişiyle ‘’Böyle yarım kalan işler  bana hüzün veriyor.’’        Eylembilim nedir?  ‘’ Bir eyleme doğru gidiliyordu ve en ön sırada oturan ‘bilim’, ‘eylem’ tarafından kuşatılmıştı. ‘’ Atay bu cümlesinde, kitabında genel olarak ironik biçimde ‘akademikler’ olarak bahsettiği üniversite profesörlerini bilim  olarak anmış, onları kuşatan sözkonusu eylemi ise üniversite öğrencileri olarak. Bu topraklarda -belki başka topraklarda da- doğup büyümüş her genç bulunduğu toplumu kurtarmak, yükseltmek, daha yaşanabilir kılmak için çalışır. Bu nedenle bu gençleri bir eylem, hareket, iş olarak ele almıştır. Ama gelin görün ki aynı gençlik için bugünlere kadar ‘’çok beklediler, beklerken de konuşmayı öğrenemediler ve şimdi de iyi konuşamıyorlar, paslı bir silah gibi tutukluk yapıyorlar’’ diyerek binbir çeşit hayal ve hırsla çalışarak bugüne gelen gençlerin umutlarının nasıl da eriyip gittiğini adeta gözlerimize sokuyor. İlkokulda bir türlü susturulamayan o çocuklar bugün nasıl oluyor da konuşamıyorlardı? Biz gençliği nasıl bu hale getirmiştik? Hepimizi düşünmeye davet ediyor ve biliyoruz ki bütün bu yanlışları düzeltmenin ilk adımı onları fark etmek, düşünmektir.  Elbette profesörlerden de doğal olarak bilim olarak bahsetmiştir ancak ‘’Kimse kendi kişiliği ile profesör olamaz.’’ diyerek bilim adını verdiği  akademiklerde de kendilerine bir bakış atma ihtiyacı uyandırır.        Konusuna gelecek olursak bir arkadaşlarının  ölümü -onların haykırışıyla öldürülmesi- üzerine akademiklerin de katılımıyla düzenlenen bir törende, sırasıyla öğrenci ve profesörler cenazenin nereye defnedileceği konusunda fikirlerini ve ölümü üzerine üzüntülerini belirtir. Öğrenciler,  öldürülen arkadaşlarının okulun arka bahçesindeki heykelin altına gömülmesini istemektedirler ve böylelikle onunla hala birlikte olabileceklerini, ruhunun her daim aralarında dolaşabileceğini düşünmektedirler. Ana kahramanımız olan matematik profesörü  Server Gözbudak, öğrencilere her fikir gibi bunun da toplantı yoluyla görüşülebileceğini, değerlendirilebileceğini belirtir kürsüdeyken.  Atay,  bir olay örgüsünü işliyor gibi görünse de yazılanlar asıl anlatılanların yalnızca dekorlarından ibarettir. Bir üniversite, öğrenciler ve profesörleri -dolayısıyla pek çok kültürden oluşan büyük bir kalabalığı, halkı- eleştirir, nasıl olması gerektiğini anlatır.  Bilinç akışı tekniğiyle yazılmış olan roman, haliyle derin bir toplum eleştirisi barındırır. Paris’in çok temiz oluşundan hatta metrodaki işçilerin biletlerinin bile temizliğinden ancak ülkemizde bunun bir hayal olduğundan yakınan sahte aydınlardan, kopya kelimesini dahi bilmeyecek kadar çalışkan olan yabancılardan ama nasıl oluyorsa bu kelimenin dilimize ya fransızcadan ya da italyancadan geçtiğinden, evinde Osmanlı-dışarda Avrupalı olan samimiyetsiz insanlıktan bahseder. Paltonuzu giyerken atkısı bile olmayanları, sıcacık ve iyi pişmiş kırmızı etinizi yerken aç kalanları, bir kitap okurken eğitimdeki fırsat eşitsizliğini aklınıza getirir. Bir ülkenin  soruların yanlış sorulması nedeniyle batacağını öne sürerek bütün insanlığa karşı uyarıda bulunur. Her türlü klişelere, basmakalıp değer ve davranışlara karşı intikam kılıcıyla meydan okur. ‘’Çünkü, atılan kurşunlara karşı tarafsız kalınamaz.’’ derken  fikirleri kurşuna benzeterek neleri savunduğumuzu ve kimden yana olduğumuzu bir kez daha düşünmek zorunda bırakır.  Bugün bir öğrencinin eylemlerde hayatını kaybetmesini arkadaşları katliam olarak görürken ‘yetkililer’in kamyona yüklenirken düşüp kırılan bir eşya gibi davranmasından ve yine aynı yetkililerin halka inemeyişinden yakınır. Yaşanan her üzücü olayda halkın ve ‘yetkililer’in birbirinden oldukça uzak bakış açılarıyla olayları değerlendirirken farklı diller kullandığını ve bu yüzden insanların birbirini  anlamadığını oldukça net bir biçimde okuyucuya gösterir. Yazar, Tehlikeli Oyunlar kitabında ‘’İnsanlar birbirini anlamadan da sevebilir.’’ demiştir ve burada da açıkça görmekteyiz ki anlamak ve anlaşılmak üzerine toplumumuzdaki  ciddi bir eksikliği bize hatırlatmaktan ve hangi dili konuştuğumuzu bize sormaktan çekinmez.      Özetleyecek olursak yazar her kitabı gibi Eylembilim’de de bizleri acıklı güldürü yoluyla düşünmeye, doğru sorular sormaya, anlamaya, eleştirmeye, öz hesaplaşmaya  davet ediyor. Bunları yaparken de oldukça yerinde eleştirilerde bulunmuş gerek akademiklere gerek öğrencilere gerekse de, görüp duysa dahi anlamayan -belki de anlamak istemeyen-               her şeyden bi’ haber milyonlara… Yarım kalmış olması da bu eleştirilere hiç engel olamamış. Okunması, anlaşılması gereken bir Oğuz Atay klasiği.  
İnsan ve Toplum
EylembilimOğuz Atay · İletişim Yayıncılık · 20206,8bin okunma
··
21 Gösterim
2 Yorum
Lütfen giriş yapınız.
Harika bir inceleme olmuş hatta kitabı okumaya teşvik etti de diyebilirim. Bu tür yazılarının devamını da görmek isterim.
Gülşen
Gönderi Sahibi
Teşekkür ederim, devamı da gelecektir elbette :)