Stefan Zweig’ın okuduğum ikinci kitabı olan “Bir Kadının Yaşamından 24 Saat “ , ilk başlarında gayet sürükleyeci olsa da , kitabın ortalarına doğru ana karakter olan Mrs. C’nin nasıl bu kadar iyi niyetli olabileceğini üzüntüyle okudum. Mrs. C. , İngiliz aristokrat bir aileden gelen, geleneklerine ve inancına bağlı bir kadın . Lakin, 40 yaşında kocasının matemini tutan bir kadını , kumarhanede gördüğü genç ve hırslı bir kumarbaz olan adam dikkatini çeker. Adamın durumu perişandır... Genç kadın, tanımadığı ve ismini dahi bilmediği bu genç adamın arkasına takılır. İşte , olayların kırılma anı burada başlıyor. Israrla adamı bir otele yerleştiren kadın , adamı ısrarla geldiği yere gönderme derdindedir. Bu arada kitapta yer alan bazı detaylar var. Mesela , azılı kumarbazımız , her geçtiği kilisede şapkasını çıkararak selam verir. Kendisi Polonya kökenli bir Katolik Hristiyandır. Ailesinde bile hırsızlık yaptığını anlatan bu adam , hala o günkü anılarını büyük bir tutkuyla anlatıyor. Okuyucu da burada , bu hırsız ve kumarbaz adamdan hiçbir halt olmayacağını rahatlıkla anlayabilir. Ama bizim Mrs. C. halen anlamamıştır.Gelelim kapanış sahnesine ... Adama bilet alan ve onu peronda yolcu edeceğini sanan Mrs. C , adamı kumarhanende yakalıyor! Hırslı kumarbazı ne kadar ikna etmeye çalışsa da , adam onu aşağılıyor ve geri itiyor. Bu olaydan dolayı travma yaşan genç kadınsa , trenle Fransa’dan , İngiltere’ye oğlunun yanına gidiyor. 12-14 saatlik bir ölüm uykusuna yatan Mrs. C. ailesinin adını lekelediğini düşündüğü için , Fransa’nın küçük bir köyüne gidiyor. Keşke daha mutlu sonla bitseydi diyebileceğim bu hikayeyi , bir oturuşta bitirebileceğiniz güzel bir kitap.