·160 syf.····Okunma: 19 Şubat 2021 18:58 İnsan imtihan dünyasının sakinidir; hayatının her anında bir sınava tabidir. Varlıkta veya darlıkta, hastalıkta ve sağlıkta, her halinde Allah’ın kendisini imtihan ettiğini unutmamalıdır insanoğlu. Enam Suresinin son ayetinde Allah Teala şöyle buyuruyor:
“O sizi yeryüzünün halifeleri kıldı ve size verdikleriyle sizi denemek için kiminizi kiminize göre derecelerle yükseltti. Şüphesiz senin Rabbin, sonuçlandırması pek çabuk olandır ve şüphesiz O, bağışlayandır, esirgeyendir.” (En’am Suresi-165)
Yani aslında hepimiz sahip olduklarımızın ya da olmadıklarımızın veyahut olmaya çalıştıklarımızın imtihanını veriyoruz. Marifet, bunun bilincinde hareket etmek; maharet ise tabi olduğumuz bu imtihanı başarıyla geçip Allah’ın huzuruna ak bir sima ile kavuşmaktır.
Hayatı boyunca sahip olamadıklarının peşinde koşup kendini ruhen ve bedenen yoran ama hiçbir şey elde edemeyen insandan daha bedbaht kim olabilir ki. Hayır yolları o kadar fazladır ki kimsenin kıyamet günü mazeret hakkı olmayacaktır. Akıllı olan bugünden heybesini iyiliklerle ve salih amellerle doldurup İstikametini sünnet ve kuran eşliğinde katetsin.
Zor şartlar altında, hayatlarını davete adayan iki ismi anacağız bu yazıda: Musa Bangura ve Gülseren Gümüş. İsimlerini duydunuz mu daha önce, bilmiyorum. Ben birkaç yıl önce duymuştum hayat hikayelerini. İki ismi de çeşitli vesilelerle katıldığım Ramazan Kayan Hocanın dersinde işitmiştim ilkin. Aradan baya zaman geçti ve baktım ki bu iki mümtaz şahsiyetin hayatı yine kendi anlatanı yani Ramazan Kayan Hoca tarafından kaleme alınmış.
Musa Bangura, asıl ismi Mark Muses Bangura olan, Siera Leone isimli bir Afrika ülkesinde yaşayan, siyahi bir insan. Ailesi Hıristiyan olan bu kişi ailenin isteği üzerine ciddi bir eğitimden geçerek yüksek başarılarla iyi derecede bir papaz olur. Tüm bu başarılarla dolu eğitim hayatından sonra tek bir vazifesi vardır: Müslümanları Hıristiyanlaştırmak. Bulunduğu bölgede misyonerlik çalışmaları yapmak. Büyük ölçüde başarılı da olur. Oldukça kuvvetli hitabetiyle insanlara sesleniyor ve incile olan vukufiyetiyle Hıristiyanlık dinini anlatıp insanları etkiliyor ve dinlerini değiştirmelerine sebep oluyordu. Kitaptaki tabiri ile Müslümanlarının korkulu rüyası oluyor. Uzunca bir süre böyle devam ededursun, bir gece rüyasında kendisine insanları neden karanlığa çağırdığı sorulur ve akabinde zihni allak bullak olur. Başlarda bunu etrafındaki Hıristiyan din adamlarının telkinleriyle de şeytani bir dürtüye yorumlayan Mark Muses Bangura rahatlayamayınca çareyi eski bir Müslüman arkadaşına başvurmakta bulur ve Müslüman olur. İslam’a girdiğini başkentin en büyük camisinde ilan eder ve tüm Müslümanları sevindirir bu müjdeli haberle. Hıristiyanlık dininden çıktığını duyurmayı da yine ülkenin seçkin tüm papazlarının toplandığı büyük bir toplantıya saklar. Hiç kimsenin beklemediği bir anda Müslüman olduğunu söyler. İkna etmeye çalışırlar ama geri adım atmaz. Tehdit ederler, yine dönmez İslam’dan. Nihayetinde Hıristiyan papazlar onun gibi birinin dinlerine büyük zararlar vereceğini düşünerek onu öldürmeye karar verirler. Annesi bunu oğluna söyler ve ona kaçmasını öğütler. Musa Bangura altı ay boynca gizlenir bir Müslüman alimin evinde ve orada İslam’ı daha detaylı öğrenme ve Kuran ile İncil’i kıyaslama fırsatı bulur.
Bu noktada aklımıza peygamber aleyhisselam zamanında müslümanlığı kabul ettikten sonra Müslümanlarının nasıl eziyetler, işkenceler ve tepkilerle karşılaştıkları geliyor. Ama bu eziyetler karşısında dininden dönmeyip hak yolu tercih edenlerin gösterdiği bu duruşu Musa bangura da da görmekteyiz. Müslümanlığı seçtikten sonra elindeki bütün imkanlarını elinden alınması, çocuklarını, eşini, ailesinden kopuşu, hatta ölüm tehditlerine karşı Müslüman duruşu sergileyip yolundan dönmüyor. Davet çalışmalarını büyük bir azimle yürütüyor.
Evinde saklandığı Müslüman alim, hükümete meydan okuyup Musa Bangura’nın hayatını sağlama aldıktan sonra çıkar tekrar meydanlara ve bu defa başka bir hedefi vardır: Hıristiyanlara İslam’ı anlatıp hidayet bulmalarına vesile olmak. İlk olarak, misyonerken hıristiyanlaştırdığı ilk köye gider ver oradan başlar İslam’ı anlatmaya. Yazarın tabiri ile çağın Mus’ab bin Umeyr’i olur Musa Bangura. Daha fazla kişinin Müslüman olması için bir zaman sonra doğrudan papazlarla tartışmaya girip o şekilde daveti yerine getirmeye karar verir, çünkü bir papaz Müslüman olduğunda onun cemaati de beraberinde İslam dinine giriyordu. Bir süre sonra misyonerlik faaliyetlerinin yoğun olduğu Liberya ve Gine gibi ülkelerde de davette bulunmaya başlar. Daveti sayesinde Siera Leone ülkesinde kendisinin aldığı kayıtlara göre 11.539, Liberya’da 3535, Gine’de 1900 kişi hidayet bulur.
Tüm bunları yaparken bazen bir yerden başka bir yere gidecek kadar yakıt parası olmuyor, bazen imkansızlıktan konferans tertip edemiyor. Yeni Müslüman olan insanlar da büyük sıkıntılara maruz kalıyorlar paylarını alıyorlar bu çilelerden maalesef. Tüm bu problem ve sıkıntılara rağmen azminden hiçbir şey eksilmeden Musa Bangura davet vazifesini hala ifa ediyor.
Bir diğer isim, Gülseren Gümüş. Kendisi aslen Trabzonlu, 1972 yılında doğdu. Almanya’da, Duisburg kentinde yaşıyor. Doğuştan sahip olduğu bir hastalıktan dolayı tekerlekli sandalye ile gezdi hep. Ailenin kendisinden önce doğan çocuğu beş yaşına varmadan ölmüş ve aynı hastalığı taşıdığı teşhis edilince doktorlar çok geçmeden onun öleceğini öngörmüş. Fakat yetki Allah’ın elinde olunca bütün hesaplar değişebiliyor ve öyle de olmuş; 2013 yılının Nisan ayına kadar sağlıklı insanların bile zor başarabileceği işlere imza atıp öyle göçtü bu dünyadan. Sadece üç sağlıklı parmağını kullanabilen bu üç sağlıklı parmağın hesabını nasıl rabbine vereceğini hesap eden, yüzünü bile sağa sola döndürmek için başkasının yardımına ihtiyaç duyan bir insanın neler yapabildiğine bir göz atalım isterseniz.
Almanya’da yediden yetmişe her kesime hitap eden ilmi ve kültürel faaliyetlerde bulunan, Güldeste isminde bir dernek kurmuş. Burada ayrıca meslek edinme kursları açmış. Dernekle aynı ismi taşıyan bir ajans kurmuş ve her aileye bir yaşlı projesi ile Almanya’da gittikçe artan yaşlılık problemine çözüm üretmiş. Yapılan çalışmalardan dolayı Almanya yerel yönetimden gelip ülke olarak aciz kaldıkları yaşlılık problemini dernek olarak kendisinin nasıl çözdüğünü sorarlar ve kendisini ödüllendirip her türlü destekte bulunurlar. Tüm bunları yapan insan sadece üç sağlam parmağını kullanan, tekerlekli sandalyeye mahkum Müslüman bir kadın. Üç parmağın şükrünü böyle eda eden bir insanın hayatından sonsuz nimetler içinde yüzen milyonların çıkaracağı çok ders olmalıdır. Azmi ve gayretiyle Şeyh Ahmed Yasin’e benziyor Gülseren Gümüş’ün hayatı. O da tekerlekli sandalyede felçli haliyle destansı bir mücadele vermişti düşmanına karşı. Müslümanların yüreğine attığı tohumlar hala yeşermeye devam ediyor.
Sade anlatımıyla her biri birer kandil mesabesinde olan bu iki güzide davetçi Müslümanın hayatını kitaplaştırıp hem kendisi hem de diğer Müslümanlar kendilerini davete teşvik edecek manevi bir vesile veya bir kuvvet aradığında okuyup aşklarını kamçılasın diye yazdığını belirtiyor yazar.
Kitaptan yaptığım alıntılar şu şekilde:
Ziyaret ettiğiniz Kutubalong mülteci kampında sizden sonra açlıktan ölen çocuk sayısı 120’ye ulaştı. Burada artan çocuk mezarları dışında değişen bir şey yok.
Mekanık, statik, sönük ve donuk hayatlara ciddi bir katkıdır seyahat... Hayat kitabını doğru okuma eyleminin adıdır sefer.
Allah işinin galibi değil mi?
Biz Allah’a güvenirsek, Allah bizi yolda bırakmaz, yalnız bırakmaz.
Anlıyorum ki, hayat; Allah’ı anlamak, anlatmaktır ve O’na adanmaktır...
İşte ümmet olmanın farkı... Nerede doğru ve güzel bir şey varsa paylaşabilmek... Yeryüzüne yaymak... Birbirimize yabancılaşmamak ve yalnızlaşmamak...
Yeter ki Allah için yola çık, yol açık...
Allah yolunda atılan adımlarınız olsun... Tozlanan ayaklarınız olsun... Tükenen nefesleriniz olsun... Terleyen deriniz olsun... Harcanan kuruşlarınız olsun...
“Allah’ım umut ve korku arasında yaşarken, beni ne umudun kollarında uyut ne de korkuların içinde umutsuz bırakma.”
İnsanların çoğunun davet görevini unuttuğu böyle bir zaman diliminde böyle örneklerle kendimizi silkelemeye ne kadar da çok ihticamız var! Bu iki insanı daha iyi tanımanız ve çabalarını hayatınıza yansıtabilmeniz için okumanızı tavsiye ediyoruz.