Sevgili Ayşe Şasa öyle hoş sâda bırakmış ki arkasında ben de bir iki kelam etmeden geçemeyeceğim.
Hayatı hep bir arayışla geçen, kimlik bunalımlarıyla dolu, psikolojik rahatsızlıklar desen diz boyu... Ne yalan söyleyeyim benim en çok dikkatimi çeken kısım bu konular oldu; bu kadar psikolojik rahatsızlıklarla mücadele ederken, şizofreninin paranoyanın artık en şiddetlisini yaşıyor olarak bulurken kendini ne olacaktı da arkasından böyle bir hoş sâda bırakacak kadar ve hem kendisini hem etrafındakileri iyileştirecek kadar kendisinde bu gücü bulacaktı? Kitabı okurken hep bu kilit noktayı aradım. Ne bir psikiyatr, ne bir ilaç ne de başka bir şey... Onu iyileştiren, kendine getiren, öz'üne döndüren şey bir kitaptı: İbn-i Arabi'nin, Fusüsul Hikem kitabı. Ayşe Şasa'nın İbn-i Arabi'yle tanışması onun dünyasında köklü değişimlere vesile oldu. Daha sonraları Oxford'da bir Muhyiddin Arabi derneği olduğunu öğrendi (bu kısım beni çok düşündürmüştü, ah! ne ise...) ve tasavvuf üzerine yoğunlaşmaya başladı. Gökhan Özcan'ın ifadesiyle; Ayşe Şasa kanatlarını keşfeden kelebek misali hakikat deryasında uçmaya başlamıştır. Öyle bir sükûnet, öyle bir hafiflik, öyle bir ferahlık... Kendisi ise o kitapla tanışmasını şöyle ifade etmekte:
"Hayatla bütün bağımı koparmış bir insanken, müthiş bir umuda kapıldım; yeniden doğuyorum. Büyük bir devrim, sessiz sedasız o kitapla benim aramda gerçekleşti..."
Bu kelimelere dökebildiği kısmı, gerisini varın siz düşünün...
Ve yine her seferinde olduğu gibi tekrar anlıyorum ki; biz bizde olana o kadar uzağız ki, üstelik bizde olana hastalıklı düşünceler içerisindeyiz. Uzaklarda bir yerlerde bir şeyler arayıp duruyoruz, ne aradığımızı bile bilmeden... Belki de hakikat Nurettin Topçu'nun sarf ettiği şu cümlededir:
"Ben seni uzaklarda arar iken sen kendi evimde idin"
Son olarak Ayşe Şasa'yla tanışma sürecimi hızlandıran ve bu kitabı okumama vesile olan müteneffir ve Sitâre' ye teşekkürü bir borç bilirim, Allah ebeden razı olsun:)
Okuyalım, okutturalım efenim. İhtiyacımız var...