Gönderi

6/10
·183 syf.··
Beğendi
·
2021 6. kitabı
·
7 günde okudu
·
Okunma: 15 Mart 2021 16:47
İnsanların fikirleri çevrelerinden etkilenir ve aldığımız eğitim hayata baktığımız merceğin en önemli ışık kaynağıdır. Tıp eğitimi alan kişilerin zamanla insan bedenine daha soğukkanlı yaklaşması da bunun bir sonucudur. İnsanı, sadece anatomi ve fizyoloji kitaplarından okuyan birinin, karşısına gelen hastayı, bir zaman sonra, sadece doku; organ ve sistemlerin bir bütünü olarak görmesi kaçınılmazdır. “Tarihin bilinen ilk çağlarından beri tıp ilmine insan bütünlüğünün yeniden kazanılması fikri hakim olmuştu. Çünkü Tanrı’nın yaratışı mükemmeldi. Tabibin görevi bu mükemmel dengeyi tesis etmekti.” diyor yazar kitabın önsözünde. Bu sözlere katılmakla birlikte şunu hatırlatmakta fayda görüyorum: Tıp fakültesinden mezun olan herkes doktor olur, doğru, lakin içlerinden sadece bir kısmı “hekim” olarak karşımıza çıkarlar. Hangi ünvanla mezun olacağımız da başhekim olan hocamızın şu sözüne ne kadar uygun bir meslek hayatı sürdüreceğimize bağlıdır: “Bir insanı iyileştirirken gülümsetebiliyorsanız o zaman hekim olmuşsunuz demektir.” Bu sözden hareketle, iyi bir hekim olmayı amaç edindiğim günden beri, insana baktığım merceği tıp kitapları dışında kaynaklarla da beslemeye gayret ediyorum. Kaderle Tasarım Arasında Yeni İnsan kitabı da bu anlamda değerli bir seçim oldu. Zira farmakoloji dersinde Doğum Kontrol Yöntemlerinin işlendiği dersin ardından, kitabın “Bedenlerimiz Kime Ait” bölümünü okumak ve yazarın, bu türden dış müdahaleleri bir biyo-iktidar olarak ele alışına şahit olmak; bir başka bölümde bunun “sorumluluk gerektirmeyen serbest cinsel yaşamın” önünü açtığına dair fikriyle karşılaşmak; Prenatal Tarama Testleri (anne karnında bebekte oluşabilecek anomalilerin riskini tahmin eden testler) konusunu işlediğimiz dersin ardından “Genetik Müdahale: Liberal Öjenik” bölümünü okumak hem sorgulatıcı hem de bütünleştici bir tecrübe oldu. Nazife Hanım’ın bu kitapta bizlere anlatmaya çalıştığı bir derdi var: Hayatımıza git gide yerleşen bir teknoloji gerçeği var evet, ama bu teknolojiden faydalanıyor oluşumuz, ona dair hiçbir felsefi sorgulama yapmayacağımız; arka planda devam eden ekonomik sömürüyü göz ardı edeceğimiz; bu konu üzerine dini tefekkürden uzak bir yaşayışı benimsemek zorunda olduğumuz anlamına gelmiyor. Bu eleştirel bakış açısıyla klonlamadan, ötenaziye; sperm bankalarından, bebek mamasına; süt bankasından, mükemmel genlere ve organ nakline kadar birçok konuyu ahlaki, sosyolojik yönden irdelemiş Nazife Hanım. Hayatta neye en çok maruz kalıyorsak düşüncelerimiz o yönde şekilleniyor. Zaman zaman bölümüm dışında okumalara vakit ayıramadığım ya da başka bölümlerden arkadaşlarımla daha az konuştuğum dönemler oluyor. Bu disiplinler arası etkileşim azaldıkça da dünyaya ve insana bakışımın değiştiğini, bazen daraldığını hissediyorum. Çünkü tek kanatlı bir kuşun uçamaması gibi insanın da sadece pozitif bilimler (!) öğrenerek başarılı olması, “insan kalması” mümkün değil. “Neyin inşa, neyin yıkım olduğu bakış açısına göre değişiyor.” demiş yazar da, bu etkileşimin önemin vurgularcasına. İnsanı merkez alan bir mesleğe adaysak inşa ve yıkım arasındaki farkı iyi kavramalıyız diye düşünüyorum. İlk okuyuşta birbirinin zıttı olarak algılanan bu kavramların arasındaki uçurum, yeni gelişmelerle giderek kapanmakta. Dahası, ben de dahil olmak üzere, insanların çoğu “teknolojiye karşı çıkmak bizzat çağın gereklerine, yani “çağdaşlığa” karşı çıkmak olurmuş” zannına sahip olduğu için eleştirmekten kaçınıyoruz. “Bilimse doğrudur, bilimselse insanın iyiliği içindir” gibi hazır cevapları yeğliyoruz. Ancak unuttuğumuz bir nokta var. Günümüz dünyasına hakim olan bilimin “iyilik” anlayışı acaba bizim ahlaki değerlerimizle örtüşüyor mu? Bizim derken burada Müslümanca bir bakış açısını kast ediyorum. Çünkü “...son birkaç yüzyıldaki insanlık tarihinin özellikle Batı modernleşmesinin bilim ve teknolojinin mihmandarlığında aldığı yol, bedenin metalaşması sürecine açılan bir işlev gördü.” diyor yazar. O zaman, Batı’dan ithal ettiğimiz bilimin iyilik anlayışı ile İslam’ın iyilik anlayışı birbirine çok da yakın olmayabilir. Zira İslamiyet’te insan bedeninin nesneleştirilmesi bir yana, insan bedeniyle ilgili bir emanet bilinci mevcuttur. Sağlıklı olmak bir nimettir, sağlıkla ilgili yaşanan sorunlar da birer imtihandır. Kitapta ele alınan birçok konuda, yazarla hemfikirdim ve tatmin oldum fakat, organ bağışıyla ilgili yine net cevaplar alamadığımı söylemeliyim, ki bunu ilk kez yaşıyor da değilim. Fakültenin ilk yıllarından beri organ bağışıyla ilgili okul içindeki çalışmalara da katılıyor, bu meselenin İslami yönünü ıskalamamak için ilahiyat mezunu arkadaşlarımla sık sık paslaşıyor, onlarla birlikte konferanslara da katılıyorum ama “beyin ölümü” meselesi açılınca hep yuvarlak cevaplar alıyor, bu konuya dair bir yorumda bulunmaktan, organ bağışını tavsiye etmekten ya da reddetmekten kaçınıyorlarmış hissine kapılıyorum. Yazar da bu konuyu ele alırken “Bir ölünün kemiğini kırmak bir dirinin kemiğini kırmak gibidir.” hadisinden yola çıkmış ve ölüye ırk, dil, din, mezhep ayırt edilmeksizin duyulması gereken saygının altını çizmiş. Bu yorumun beyin ölümü gerçekleşen insanlardan organ alınmasının önünü kesmeyi hedefleyen bir yorum mu olduğunu anlayamıyoruz çünkü hemen arka sayfasında “Bir insanın hayatı söz konusu olduğunda İslam anlayışı insanlar arasında hiçbir ayrım yapmaz. Hayatı kurtarılacak, organı alınacak ya da bağışlanacak kişinin Müslüman olup olmaması hiçbir farklılık teşkil etmez.” şeklinde sözlerine devam ettiğini görüyoruz. İnsan-ı Kâmil’den Yeni İnsana isimli bölümde de bu konuyla ilgili şu satırları okuyoruz: “1972’de bağışıklık sistemini baskılayan bir ilaç olan Cyclosporine’in bulunuşu, organ naklinin dünya ölçeğindeki yaygınlığını hızla arttırdı. Hatta günümüzde ölülerden alınan organlar artık talebi karşılamıyor. Bu sebeple organ temini için bedenin parçalarını metalaştıran yeni arayışlar gündemde. Tabi ki ölümün tanımını değiştirme çabaları da bu talebi karşılamaya yönelik. Zaten beyin ölümü tanımı 1967’deki ilk kalp naklinden sonra bir protokolle alınan bir karardan ibaret.” “Beyin ölümü organ transplantasyonunun önünü açmak için mi ortaya atıldı?” sorusu dünya çapında tartışılıyor. Bununla ilgili okuduğum makalede organ naklinin kökeni ile beyin ölümü tanısının kökeninin ayrı gelişmeler zemininde meydana geldiğini görüyoruz. Sonuç olarak biri diğerini mümkün kılsa da orjinleri kesinlikle aynı değil. (ncbi.nlm.nih.gov/pmc/articles/PM...) Yazarın da bahsettiği gibi bağışıklık sistemini baskılayan ilaçların bulunması ve bu cerrahi operasyona imkan sağlayabilecek teknolojik gelişmeler organ nakli için dönüm noktası olmuştur. Beyin ölümü ise 1892’den beri merak edilen bir durumdu. Yine bir başka makalede beyin ölümü tanısının, organ transplantasyonu yararına ortaya atılmadığını, aslında Yoğun Bakım Servislerinin hayata geçmesinin bir sonucu olduğunu görüyoruz. Hatta Londra Üniversitesi, Nöroloji bilim dalında yüksek lisans yapmış ve “ABC of Brain Stem Death” kitabının yazarı olan Christopher Pallis’e göre, organ transplantasyonu gibi bir imkan hiç var olmasaydı bile, yoğun bakım servislerinin kullanılmasıyla, beyin hasarıyla gelen ancak kalbi atmaya devam eden hastalara bir tanı koymak zorunda olan doktorların, Beyin Ölümü olarak adlandırılan klinik durumu keşfetmemesi imkansızdı. (ncbi.nlm.nih.gov/pmc/articles/PM... ) Peki beyin ölümü gerçekleşmiş olan hastalardan organ bağışı alınması neden kıymetli? Çünkü bu durumun gerçekleşmemesi, organ bağışlarının %74’ünün canlı bireylerden gelmesine sebep olmaktadır. Canlı bireyden organ naklinde Türkiye diğer tüm ülkelere liderlik etmektedir. Buna rağmen yaşamını yitirmiş kişilerden alınan organ bağışı oranı %7 olmakta ve tüm ülkeler arasında bizi en son sıraya taşımaktadır. Bu elbette bir yarış değil ama hala hayatta olan birinin kendi organından fedakarlık ediyor olma oranının bu kadar yüksek olması da pek akıl kârı değil gibi geliyor. Bu durumun sebeplerini ortaya koyan bir tabloda en büyük sebebin “aile üyeleri arasındaki anlaşmazlık”; hekimler ve hemşireler içinde yapılan bir araştırmada da “kişisel değerler” olduğunu görüyoruz. Bunu takip eden sebepler arasında “vücut bütünlüğünün bozulmak istenmemesi”, “hastanın isteğinin belirsiz olması” gibi ifadeler yer alıyor. Beyin ölümü tanısının yanlış konulma ihtimali ise daha alt sıralarda yer alan sebeplerden. (file.atuder.org.tr/_atuder.org/fil...) (dergipark.org.tr/tr/download/art...) Organ naklinin yasal düzenlenmesinde de bireyin bunu iki tanık huzurunda yazılı ya da sözlü olarak beyan etmiş olması zaten ilk adım. (2238 sayılı kanun, Madde-6) (tonv.org.tr/wp-content/uplo...) Bu konuyla ilgili Din İşleri Yüksek Kurulu’nun belli şartlar altında vardığı sonuç da şöyle: “Kurulumuzca da aşağıdaki şartlara uyularak yapılacak organ ve doku naklinin caiz olacağı sonucuna varılmıştır. • Zaruret halinin bulunması, yani hastanın hayatını veya hayatî bir uzvunu kurtarmak için, bundan başka çaresi olmadığının, meslekî ehliyet ve dürüstlüğüne güvenilen bir tabip tarafından tespit edilmesi, • Hastalığın bu yoldan tedavi edilebileceğine tabibin zann-ı galibinin bulunması, • Organ veya dokusu alınan kişinin, bu işlemin yapıldığı esnada ölmüş olması, • Toplumun huzur ve düzeninin bozulmaması bakımından organ veya dokusu alınacak kişinin sağlığında (ölmeden önce) buna izin vermiş olması veya hayatta iken aksine bir beyanı olmamak şartıyla, yakınlarının rızasının sağlanması, • Alınacak organ veya doku karşılığında hiçbir şekilde ücret alınmaması, • Tedavisi yapılacak hastanın da kendisine yapılacak bu nakle razı olması gerekir.” tonv.org.tr/wp-content/uplo... tonv.org.tr/wp-content/uplo... Tüm bu bilgilerin ardından anlaşılıyor ki kişinin bu bağışa gönüllü olduğunu yaşıyorken ifade etmesi hayati bir önem taşıyor. Bir ortamda organ bağışı konusu açıldığında genellikle insanların çekimser kaldıklarına şahit oldum. Çoğumuz kendimizi hep “verici” olarak hayal ediyor ve kendi bedenimiz için endişe duyuyoruz. Bu durumu neden tersten okumaya meyilli değiliz anlamış değilim. Ya bu bağışa ihtiyaç duyan tarafta yer alırsak? O zaman da aynı endişelerle bu konuda çekimser mi davranırız yoksa uygun bir bağışın bulunması için elimizden geleni yapmaya mı başlarız? Kitaba geri dönecek olursak, okurken sizi hep zinde tutan, merak duygusu aşılayan, araştırmaya sevk eden akıcı bir eser olmuş. Sadece tıbbi ilimlerle ilgilenenlere değil, yeni bilimsel gelişmeleri İslami açıdan, sosyolojik açıdan, hukuksal açıdan ele alacak herkese bir davet var bu kitapta. Çünkü “insan ne sadece moleküler ve biyolojik, ne de sadece pskikolojik ve sosyolojik bir varlık.” İşte bu sebeple geleceğin avukatlarına, sosyologlarına, imamlarına, manevi danışmanlarına ve hekimlere çok büyük iş düşüyor. Zinde zihinlerle, insanın özünü ıskalamayan bir bakışla, İsmet Özel’in de dediği gibi, “Allah’ın çizdiği sınırlar içinde kalan bir medeniyetin” öncüsü olabilme duasıyla... Selametle.
Yeni İnsanNazife Şişman · İnsan Yayınları · 2020224 okunma
··
788 Gösterim
3 Yorum
Lütfen giriş yapınız.
Büşranur kardeşimin yorumuyla gördüm incelemenizi, ilgiyle okudum, emeğiniz varolsun. Çok mühim bir konu, özellikle sadece bağışlayan değil, bağışlanan da olabilirsiniz tespitinizi yürekten alkışlıyorum. Teşekkür ederim :)
Şerife
Gönderi Sahibi
Güzel yorumunuzdan dolayı çok teşekkür ederim. Büşranur dostuma da sizin gibi güzel insanlarla buluşturduğu için burdan teşekkür etmek istiyorum. :) Keyifli okumalar 🌸
Çok güzel, makale tadında, emek verilmiş bir inceleme olmuş. Kitap, anlatmak istediği ve meraka sevk ettiği her şey, incelikle ele alınmış. Okumadığım bir kitaptan istifade etmiş oldum. Böyle incelemelerinin devam etmesini dilerim. Birkaç yerde ben de üstü kapalı zikredilmişim :), mesajı da aldım eyvallah cancağzım 🙋💕 Manevî danışmanlığı da -her ne kadar sadece meslek boyutuna indirgemesek de- bir meslek olarak zikretmiş olman ayrıca mutlu etti :)
Şerife
Gönderi Sahibi
Ah, ne güzel sözler bunlar. Çok teşekkür ediyorum Dostumcum.😍🧡 İnsanı merkez alan diyince aklıma ilk gelen hep sen oldun, bahsetmesem olmazdı. 🌸
Şerife
Gönderi Sahibi
Teşekkürler :)