1000Kitap Logosu
140 syf.
·
3 günde
Uzun lafın kısası yoktu.
“Ben ne okudum yahu!” tepkisini hepiniz duymuşsunuzdur. Net olarak şunu söyleyebilirim ki, bu tepkiyi daha çok hak eden başka bir kitap okumamıştım. Hayretler içerisindeyim, özellikle son bölüm beni dehşete düşürmüş durumda ve bu inceleme zor olacak. Daha sonsözü gördüğüm anda Ali Ece çığlıklarımı atarak: “Dalga mı geçiyorsun be!” demiştim, çünkü eserini açıklamaya girişiyordu Tolstoy. Bakın durum o kadar ciddi ki, Kilise bu sonsözü okuyup müthiş yobaz bulmuş ve Tolstoy’u aforoz etmiş! Dalga mı geçiyorum sanıyorsunuz? Gelin size kitabın konusundan ve dokusundan, falanından feşmekanından bahsedeyim önce, daha sonra şu meşhur sonsöz bahsine geliriz. Şimdi, bu büyük edebiyat dâhisi, (dalga geçmiyorum, kalemi muazzam) Rusların İsa’sı (işte şimdi dalga geçiyorum) bu kitabı 1889 yılında yayımlıyor, on yıl sonrasında ise kitabını açıkladığı sonsözünü yayımlıyor. Kitabın konusu; bir tren yolculuğunda ismini bilmediğimiz anlatıcımız ile, “kadın”, “evlilik”, “aşk” vb. konularda tartışan bir grup insanın arasında tanışan ve bir yakınlık kuran Pozdnışev adlı karakterin kısa hayat öyküsünü, yolculuk boyunca anlatıcımıza anlatması ve anlatıcımızın da onu yolculuk boyunca hayretler içerisinde dinlemesiydi. Şu Pozdnışev’den bahsedeyim biraz sizlere. Beyaz kıvırcık saçlı, parlak gözleri etrafta fıldır fıldır dönen, insanlarla konuşmayı ancak bir savaş edasıyla gerçekleştirebilen, büyük bir travması olduğu daha ilk bakışta anlaşılan, klasik bir Rus erkeği. Karısını öldürmüş bu adam. Evet! Ve trende tanıştığı yabancıya yani anlatıcımıza bu olayın nasıl geliştiğini anlatarak günah çıkartıyor bir nevi. Tabii kendi boktan tarzında! Hayatımda ilk defa bu kadar kaliteli bir yobazlık örneği gördüm. Çünkü Tolstoy asla boş atmıyor, söylediği her şeyi İncil’den doğrulayarak ve Rus toplumsal düzeninden teyit ederek ilerliyor. Tam bir yobaz manifestosu anlayacağınız. Sanmayın ki kitabı önermiyorum, aksine, ben kitabı çok beğendim. Bu kadar kaliteli bir yobaz yapımı daha önce okumamıştım. Bütün klasik yapıtlarda cinsiyetçilik vardır; ama bu kitap cinsiyetçiliğin temelinin nereden geldiği, evliliğin bu çağa uygun olup olmaması, ataerkil toplum düzeninin nelere sebebiyet verdiği ve daha birçok derin konuda çok kritik ipuçları veriyor bizlere, istemeden de olsa! Buradan sonrasında yazım SPOİLER içerecek fakat spoiler kaygısı güdeceğiniz son kitap olabilir bu. Yazımın bundan sonraki kısmında bolca sosyal konulara değineceğim, bunu da bilginize sunayım. Spoiler kaygısı güdenlerdenseniz, sizler için yazımın sonuna gelmiş bulunuyorum. Güzel kalın. 19. yüzyılda, sıradan bir günde, sıradan bir tren yolculuğu esnasında, son derece sıradan insanların konuştuğu malzeme neydi? Elbette kadınlar ve onların itaatsizlikleri. Can sıkan şey bu değil. Bundan yıllar yıllar önce gerçekleşmesi olası bir diyalog neden can sıksın ki! Asıl can sıkan şey, aradan yüz yılı aşkın bir süre geçmiş olmasına rağmen bu diyalogların oldukça tanıdık olması. Yüz yılda çok şey değişir arkadaşlar, değişti de biliyorsunuz. Devlet sınırlarından, konuştuğumuz dillere; giyim kuşamımızdan, inandığımız dinlerin yapısına kadar müthiş değişimler oldu. Fakat bu ilkel “kadın” muhabbeti çok da değişmedi, hala politik, hala iğrenç. Tolstoy cinselliği ve cinselliği çağrıştıran her şeyi lanetliyor. “Yalnız kalmalarım masum, temiz yalnızlıklar değildi.” (S. 18) Tahmin edeceğiniz üzere, mastürbasyonunun ne kadar pis bir şey olduğundan bahsediyor burada yazarımız. Şimdi burada oturup bir cinsel sağlık uzmanı gibi konuşacak değilim, fakat şu sanırım yadsınamaz bir gerçek: Ataerkil toplum düzeninde mastürbasyon bir şekilde yasaklanacak olsa ve kati suretle yapılamayacak hale gelse, şimdikinden en az on kat daha fazla cinsel suç işlenirdi. Biliyorum, bu gözlemlenebilir bir şey değil. Takdirini sizlere bırakıyorum. Kadının mastürbasyon yasağına da değinmek istiyorum. Şimdilerde az çok değişiyor bütün bunlar diye düşünüyorum ve bolca da “AHLAKSIZLAR!” yorumu duyuluyor böylesi kadınlar için. Bu ahlak bekçilerine göre, kadın mastürbasyon dahi yapmadan, cinsellik hakkında bir iki kocakarı bilgisi işiterek 16 yaşında yatağa girsin. Dünyadan haberi olmayan bir çocukla, yahut daha da kötüsü bir yetişkinle evlensin. Kocasına itaat etsin ve öylece yıllarını geçirsin. Bunun nesi sağlıklı? Eğer bazı dinler bunun böyle olmasını buyuruyor ve emrediyorsa o dinlerde bir sorun var demektir. Bunun nesi mantıklı? Son günlerde sık sık görüyorum, kültür övgüsü. Ama bu kültür meselesine daha var, oraya da geleceğim. Beni illa niçevari konuşmalara gebe bırakacaksınız ey insanlar! Tolstoy’un fikirleri arasında en yaklaştığım konuya gelelim şimdi de, genelev konusuna. Genelevlerin neden var olduğu konusu malumunuz, cinselliği konusunda çat pat bir şeyler keşfetmiş, yenice ergen olmuş oğlanlar, toplumun sıkı sıkıya koruduğu(!) genç kızlara göz dikmesin diye.. Sadece genç oğlanlar da değil, bütün bir halkın; evlisi-bekarı, yaşlısı-genci, suça yani zinaya karışmasın diye.. Bir başka deyişle evlilik dediğimiz o kutsal müessese devam edebilsin diye.. Elbette tek sebep bu değil, kısaca genellemek gerekirse, erkeklerin doymak bilmeyen cinsel arzusu bir nebze giderebilsin diye varlar. Genelevler yalnızca ataerkil toplum düzenlerinde var olabilir arkadaşlar. Ataerkil sistemde, güç, yalnızca erkeğe bir illüzyonla bahşedilir ve bu korkunç bir şeydir. Gerçek bir güç değildir bu Tolstoy’un da dediği gibi, yalnızca bir illüzyondur. Neden bir illüzyondur diyoruz buna peki? Çünkü güç sadece erkeğin elinde OLAMAZ, en fazla, toplum hayali bir törenle bu gücü erkeğe bahşeder. İşte illüzyon buradadır. Bu tıpkı ülkemizdeki kadın hakları durumuna benziyor. Kadın hakları, ülkemizde ne yazık ki kadın ayaklanmaları ve direnişiyle ELDE EDİLMİŞ, KAZANILMIŞ haklar değil. Meclis tarafından medenileşme çalışmaları sırasında Türk kadınına bahşedilmiş haklardır. Belli bir güç tarafından bahşedilen hak o güç tarafından geri alınabilir fakat o güçten söke söke alınan hakka kimse dokunmaya cesaret edemez. “Asıl zehir, insanların, özellikle de kadınların ahlakının bozulmasında.” (S. 53) Ataerkil toplum düzeninde, mutlaka ama mutlaka “özellikle” kadınların ahlakının bozulmaması şartı vardır. Çünkü bu ahlak bozulursa, geleneksel evlilik dediğimiz, erkeğin büyük bir güce (illüzyon olarak güç) sahip olduğu yapı sarsılır. Bu da ataerkil toplum yapısını sarsar. Peki, binlerce yıldır inşa edilen ve neredeyse bütün kültürlerde ana karakter mertebesinde olan ataerkil toplum yapısı sarsılırsa ne olur? Şimdilerde de rahatlıkla görebileceğimiz üzere, yıllardır gücü bir illüzyon olarak elinde bulunduran erkekler suça yaklaşır. Çünkü yıllardır ona verilmiş olan güç artık onun elinde değildir. Gücün insanlar için ne kadar önemli olduğuna değinmeme gerek yok sanırım. Suçun ne olduğunu söyleyeyim bari: İNSAN ÖLDÜRMEK, HATTA ÇOĞUNLUKLA KADIN ÖLDÜRMEK. İşte bu aşamada, normal şartlarda devlet, artık bir zorunluluk olarak araya girmeli ve durumu kontrol altına alacak, toplumsal huzuru yeniden inşa edebilecek radikal kararlar almalıdır. Aklı başında olan her devlet bu durumu böyle idare etmiştir. Yok eğer devlet bu olaylara kayıtsız kalıyor ve hatta gizli destek veriyorsa, toplumsal kadın ayaklanmalarıyla, kadın hakları söke söke devletten alınır, birçok ülkede bu süreç böyle işlemiştir. Devlet eleştirisini burada yapmayacağım, yoksa yazı çok ama çok uzayacaktır. O yüzden diğer konulara geçelim izninizle. “Bir enkazım ben, sakat bir adamım.” diyor kahramanımız. Haklıydı. Aslında bu adam da tam olarak ataerkil toplum düzeninin bir kurbanından başka bir şey değildi fakat bunu ne Tolstoy görebildi ne de büyük bir aydınlanma yaşadığını zanneden sakat adamımız. İllüzyon dediysem de sağlam bir illüzyon olduğunu anlamışsınızdır. Çünkü söz konusu olan şey gücün kendisi. İllüzyonu bile insanı güç zehirlenmesi dediğimiz hale kolaylıkla sokabilir. Tehlikelidir. Yeniden evlilik meselesine dönmek istiyorum. Bu kitabın bana en büyük yararı bu oldu sanırım, deşilmesi gereken ne varsa deştim kafamda. Bazı sorunlar ve o sorunların kağıt üzerinde mantıklı görünen çözümlerini kendimce bulabildim ve bir nevi rahatladım. Tabii bu çözümler toplumun tamamına yayılacak çözümler değil elbette, son derece kişisel çıkarımlar. Ama yine de sizlerle paylaşmakta fayda görüyorum. Netflix’de Bebekler adlı bir belgesel izlemiştim. Orada şöyle bir bilgiyle karşılaşmıştım ve bu son derece umut verici bir bilgiydi benim için. Çocuk doğuracak olan annelerde, beyinlerinin amigdala adı verilen en derin ve ilkel olan bölümü olağanüstü seviyelerde aktifleşiyormuş. Bu kendiliğinden olan bir şey kadınlarda, yani halk arasında sıkça duyulan annelik içgüdüsü tezinin karşılığı da denilebilir. Fakat baba içgüdüsü diye bir şey duydunuz mu hiç? İşte şimdi duyacaksınız. Çocuk doğduktan sonra, eğer bir baba onu besler, altını değiştirir, onunla yatıp onunla kalkar, onunla oyunlar oynar ve bolca vakit geçirir, onu korur ve üzerine düşerse, yani kısaca ebeveynlik yaparsa, annede görülen beyinsel tepkinin aynısı babada da görülüyormuş. Şunu da ekleyim, bu olayın tıpkısını öz babamda gözlemleme fırsatım oldu. Babam, 2014 yılında doğan kardeşime müthiş derecede bağlıdır, sırf demin bahsettiğim yollardan geçtiği için. Bakın, evlilik ortak paylaşımlar olduğu sürece bir şeye benzeyebilir ancak. Ortak paylaşımlar son derece kişisel şeylerdir ve herkesin bu konuda farklılık göstermesi doğaldır. Fakat bana sorarsanız iki insanın en büyük ortak paydası birlikte hayata getirmeyi seçtikleri bebekleridir. Ataerkil toplum düzeninde maalesef çocuk bakımı tamamıyla anneye aittir ve ne yazık ki babalarımızın çoğu babalık iç güdüsünden mahrum kalmaktadır. Ve birçok çiftin, belki de tek ortak paydası olacak şey tam manasıyla ortak payda olamaz. Günümüzde bu konu “boşanmalar neden çok fazla?” sorusunda tıkanıp kalıyor sürekli. Bunun cevabı çok basit. Ortak paydası yok insanların, hiçbir zaman olmamıştı. Ve sarsılan ataerkil sistem sayesinde kadınlar başkaldırıyorlar. Bunun olması kadar doğal ne var ki? Oturup dayak yemeye başkaldırıyorlar, meşru tecavüze başkaldırıyorlar, sonu gelmez hakaretlere başkaldırıyorlar, saygısızlığa ve sevgisizliğe başkaldırıyorlar, MUTSUZLUĞA VE GÜÇSÜZLÜĞE başkaldırıyorlar! “Mahkemede benim aldatılmış bir koca olduğuma ve kırılan onurumu korurken (bu onların ifadesiydi) öldürdüğüme karar verildi. Bu yüzden de beraat ettirdiler.” (S. 67) Katil tarafından olaylara bakmak genellikle ilgimi çekmiştir. Gerek psikolojik, gerekse toplumsal çıkarımlarımı bolca yapabiliyorum bu sayede. Fakat bu hikâyenin gidişatı ilgimi pek cezbetmemesi lazımdı desem yeridir. Bunu sebebi, bu tarz hikayeleri artık günlük duyuyor olmamdır. Her gün yeni bir cinayet haberiyle uyandığımız günler yaşıyoruz ve şaşılacak yeni bir şeyle karşılaşmıyoruz. Hep aynı bahaneler işitiyor, hep aynı bok püsürü ifadelere maruz kalıyoruz. Artık ezberlediğimiz şeyler bunlar ne yazık ki! Yalnızca Tolstoy’un büyülü kaleminin övgüsünü yapabilirim bu aşamada. Çünkü böylesi boktan bir karakteri bile "karakter" mertebesine çıkarabilmek, hele şu yüzyılda okunabilirliğini sağlayabilmek güç iş. Üstelik fikirleri bakımından hiç katılmadığım onlarca nokta olmasına rağmen üslubuyla, kararlılığıyla, fikirlerinin altını kendince doldurması ve edebi doyuruculuğuyla beni tatmin edebildi Rusların İsa’sı. Geliyorum diyen cinayette son damlaydı kıskançlık. Asıl olan nefretti. Yani Tolstoy bizlere kıskançlığın yalnızca bir bahane olduğunu ve yeterli olmaması gerektiğini söylüyordu. Elbette haklı, her ne kadar vardığı sonuç benim açımdan kabul edilemez olsa da burada Tolstoy ile hem fikirim. Zaten kısacık bir kıskançlık krizi ile bir insanı öldürmek nasıl mantıklı gelebilir, bunun ardına nasıl düşebilirler anlamak çok güç. Fakat bunun da ucu gelip dayanıyor ataerkil toplum düzenine. Bunu, yani kıskançlık yüzünden yapılan cinayeti toplumumuzdaki sıradan insanlar anlayabiliyor çünkü gücü bir illüzyon olarak elinde tutan erkeğin gururunun kırılması, bu gücün kontrolsüz biçimde dışarı çıkması için yeterli bir sebep onlara göre! Evet, rollerin değiştiğini düşünelim hep beraber. Kadının aldatıldığı bir senaryoda hiçbir cinayet haberi duyamazsınız. Diyelim ki duydunuz, o durumda ise kıskançlık krizi halinde cinayet işleyen kadının beraat etme olasılığı yoktur. Çünkü ataerkil toplum düzeninde öldürmek rolü erkeğe, ölmek rolü ise kadına biçilmiştir! Ve gelelim kitabın bana kalırsa en vurucu kısmına. “Karımın bedeni üzerinde sanki kendi bedenimmiş gibi kuşku götürmez ve tam bir hakka sahip olduğumu kabul etmem ve bununla birlikte bu bedene sahip olmadığımı, bu bedenin bana ait olmadığını, karımın onu istediği gibi kullanabileceğini, bedenini benim istediğimden farklı bir şekilde kullanmak istediğini hissetmem de çok korkunçtu.” (S. 95) Erkek güç illüzyonundan tam olarak uyanamamıştır fakat elinde bulundurduğunu sandığı gücün artık elinde olmadığını fark etmiştir. Kendini aldatılmış hisseden bu erkeğin acı duymasından daha doğal ne olabilir? En başından beri ataerkil toplum düzeninde yetişmiş olan bu erkeğin oyuncağı elinden alınmıştır artık. Gerçek gün yüzündedir ve gerçek onun için acı vericidir. Toplum onu aldatmıştır, ona bir güç verdiğini söylemiş ve erkek de buna inanmıştır, tıpkı sorgulamadan inandığı diğer her şeye inandığı gibi inanmıştır. Bu cinayette suçlu Pozdnışev midir? Son derece soğukkanlı bir şekilde, her şeyi planlayarak ve düşünerek hareket etmiştir finalde. Evet. Pozdnışev suçludur ve katildir. Fakat asıl katil, büyük planlayıcı o değildir. Asıl katil, ataerkil toplum düzenidir. Şimdi gelelim sonsöze. İlk başta da dediğim gibi, çok sinirlendim bu sonsözü gördüğümde. Bakın, Rusya’da 19. yüzyıl yazarları politiktir. Ama Tolstoy’un yazdığı bu sonsöz, artık politikanın zirvesi olabilir. Yazısının genel ana fikrinden bahsedecek olursam, Pozdnışev karakterinin düşüncelerinin aynen kendi düşünceleri olduğunu söylemektedir Tolstoy. Ve bunu fikirlerinin temelinin nereden geldiğini de sade ve anlaşılır biçimde, tek tek açıklamıştır. Temel, sizlerin de tahmin edebileceği üzere İncil adlı Hristiyanların kutsal kitabıdır. “Ahlak, kural ya da emir değil, idealdir” diyor başarısız filozofumuz. Bunu böyle olmadığını herhalde çocuklar dahi bilir. Ahlak, kural ve emirdir ve bu su götürmez bir gerçektir. Daha sonraki demeçlerinde ise ahlakın ideale doğru giden yolda bir araç olduğunu dile getiriliyor. Şimdi aklıma şu soru geliyor ister istemez; hangi ahlak? Ergenlikten sonra çocukların evlendirilebileceğini söyleyen ahlak mı yoksa pedofili kötüdür diyen ahlak mı? Kadınınız itaatsizlik ederse onu hafifçe dövün diyen ahlak mı yoksa kadına şiddeti lanetleyen ahlak mı? Hadi bunlar çağımızın ikilemleri, buyurun size ikilem: çok eşli olabilirsiniz diyen ahlak mı tek eşli olacaksın diyen ahlak mı? İnek kutsaldır diyen ahlak mı ineği kurban edeceksin diyen ahlak mı? Yahu hangi ahlak? Tolstoy’a göre bu sorunun cevabı çok basit. Tabii ki İncil’de neyi öğütlüyorsa, O ahlaktır! Yazısının bütün temeli önceden de değindiğim gibi İncil’dir. İşte sorun da biraz burada değil mi? İncilin insanlığa en uygun olmayan bölümlerini özene bezene çıkarmış ve bize diyor ki “İnanın, bunlar hakikattir!” (Tanıdık geldi mi?) Kutsal kitabında yazılanlar insan soyunu kurutmaya, neslinin sona ermesine dek götürecek şeyler dahi olsa, onlar doğrudur ve bütün insanlık yanlıştır Tolstoy’a göre. Bu çok klasik bir dinci kafasıdır ve sizlerin de bu kafaya son derece aşina olduğunu biliyorum. Dilerim insanlık bu yanlıştan ve daha nice yanlışlardan bir an önce dönebilir de biz de biraz olsun rahatlarız. Evet dostlar, bu uzun incelememi bitirirken bir selam göndermeyi boynumun borcu bilirim. Sayın Bilal Günaydın uzun inceleme türünün atası sayılır. Şu sıralar özel sebepler dolayısıyla istirahat halinde bulunsa da belki bu selamımı göremeyecek olsa da selam olsun sana ey güzel insan! Ben de onun açtığı bu kutsal yoldan gitmeyi hür irademle seçmiş bulunmaktayım. Hayırlara vesile olmasını diliyorum. Güzel kalın.
Kreutzer Sonat
8.1/10
· 6,5bin okunma
Okuyacaklarıma Ekle
4
Yorum
9
Paylaşım
86
Beğeni
Yorum yapabilmek için giriş yapmanız gerekmektedir.
En Yeniler
Bertha Mason
Çok sevdiğim bir edebiyatçının yazı dizisini okur gibi okudum :) Hakikaten çıtayı gittikçe yükseltiyorsun, çok kapsamlı, ve çok katmanlı bir inceleme olmasına rağmen su gibi akmış kelimeler.Batu’nun dediği gibi yüreğine sağlık 🙏🏼
7 Beğeni
Yanıtla
Fatih Taş
Çok teşekkür ederim güzel sözlerin için, çok mutlu ettin beni 🙏
2 Beğeni
Batu
Kalemine, yüreğine sağlık dostum. Bir solukta okudum. Tolstoy tanıdığım en yobaz klasik yazarlardan olabilir, hatta belki de bu denli yobaz oluşuyla tektir. İyiliği öğütleyip durması başlı başına bir kriter değil benim için, ben de sabaha kadar birbirinizi sevin, iyilik yapın diyebilirim, bu bir meziyet değil. Bu kadar abartılıyor olmasını da çok eser vermesine, emek sarf etmesine bağlıyorum. Elbette edebiyatta yeri vardır ve saygı duyarım, lakin abartıldığını da çok net düşünüyorum. Tekrardan emeğine sağlık.
5 Beğeni
Yanıtla
Fatih Taş
Çok teşekkür ederim dostum, çok mutlu ettin beni. Tolstoy'un makine gibi eser verdiği yadsınamaz bir gerçek fakat bu eserlerin birçoğunun sağlam bir kalemden çıktığı da belli. Anna Karenina'sını hayranlıkla okuduğumu hatırlıyorum, yeniden okumayı istiyorum da açıkçası. Fakat bir de Tolstoy'un Aziz tarafı var ki (son dönem eserlerinde çok daha net görülmüş bu yüzü anladığım kadarıyla) düşman başına..
2 Beğeni
Şeyda
İncelemen gerçekten güzel olmuş ve değindiğin noktalarda çok yerinde neredeyse hiçbir şey gözünden kaçmamış ellerine sağlık ve kitabı beğenmene sevindim... 😊👍
2 Beğeni
Yanıtla
2 YANITI GÖSTER
Şeyda
Ne demek efenim 😊 asıl ben teşekkür ederim incelemeni okurken her şeyi yeni baştan sorgulama fırsatı buldum
1 Beğeni