·198 syf.··Beğendi
···Okunma: 23 Mart 2021 01:04 Eva Tucker Berlin doğumlu bir İngiliz yazar. Yarı yahudi kökeninin Almanya’da yaşadıklarını, bu otobiyografik ögeler içeren romanında bizlerle paylaşmış.
Roman, edebi anlamda öyle çok da derinlik vaat etmiyor. Düz yazı formatında, 3. şahıs ağzından kahramanlarını bizlerle konuşturuyor Eva Tucker. 200 sayfada 100 yıllık hızlı bir seyahate çıkarıyor bizi ve Almanya’da yaşayan Yukarı Silezya kökenli bir ailenin 4 kuşak öyküsünü sunuyor. Ancak konu çok ama çok çarpıcı. 1. ve 2. Dünya Savaşlarının gölgesinde Nazilerin yükselişinin, ırkçılığın bir toplumda nasıl hayat bulduğunun, artan ırkçılığa karşı kaybedecekleri günden güne belirirken insanların vatanlarından ayrılmamak için kendilerini nasıl kandırdıklarının resmini çiziyor.
Yukarı Silezya’lı bir Yahudi ailesinin hikayesi bu. Doğum yaparken ölen patriğin ilk karısının geride kalan çocuklarını düşünerek, kızkardeşini kocası ile evlenmeye ikna etmesi ile başlar hikaye. Okumaya ve tiyatroya meraklı Laeticia’nın yeminine bağlı kalarak arzusu dışında yaptığı bu evlilik onun da acı sonunu hazırlar. Bir aile içi şiddet eylemi Laeticia’yı akıl hastanesine, aileyi ise Berlin’e sürükler.
Aile genişledikçe soy da sürekli karışır; Hristiyan damat-gelinler, din değiştiren bireyler, komünizmi destekleyip dininden iyice uzaklaşanlarla gerçekten çok parçalı bir mozaik halini alır. 1. Dünya Savaşı sonrası Almanya'nın korkunç ikliminde Kaiser sürgüne gönderilip sonraki hükümetler ekonomiyi istikrara kavuşturmada başarısız olunca faşist ve Hitler’in öncüsü Freikorps, ulusal yıkıma sebep olan Versailles anlaşmasından, kendi deyimiyle “Alman halkının sırtından bıçaklanmasından”, Yahudileri ve sosyalistleri suçlayarak sokaklarda dolaşır. Kendi trajedilerine odaklanan, kendilerini önce Alman, sonra Yahudi olarak gören aile, dışarıdaki bu kargaşayı neredeyse hiç fark etmez.
Gerçi toplumun bütününde de durum aynıdır. Başlangıçta çok az kişi ciddi tehlikede olduklarına inanır. Sonuçta, onlar Yahudi kökenlere sahip de olsalar savaş kahramanlarıdırlar, ulus için yararlıdırlar. Ayrıca çoğu ailede, Tucker’in hikayesindeki ailede olduğu gibi, soylar ve din çok karışmıştır. Kahverengi gömlekliler artınca tedirgin olurlar. Yahudilerin damgalanması, mağazalara, restaurantlara girmeleri, Aryan ırkı ile aynı kaldırımda yürümeleri yasaklandıkça endişeleri artar. İşlerini kaybetmeleri bile onları yıldırmaz; Alman halkına güvenleri tamdır, bunun gelip geçici bir çılgınlık hali olduğuna inanmak isterler. Ancak Naziler işi temelli devraldığında aile tehlikeyi fark etmeye başlar, o zaman maalesef çoğu için artık çok geçtir.
Berlin Mozaiği sahne sahne, hızlı vuruşlarla karşımızda belirir romanda ve durmaksızın 20. yüzyılın merkezi trajedisine doğru ilerler. Nazi Soykırımını çevreleyen yıllarda aile hayatının zorluklarını ve değişimlerini hızlı ve akıcı bir dille sergiler Tucker. Birçok soru sorar: “Kim gerçek Almandır?”, “din değiştirmek numara yapmak ve soyuna ihanet etmek midir?”, “Yahudi ırkı bu kadar karışmışken bıçakla kesilir gibi ayrılabilir mi diğerlerinden?” Bunlar "soykırım suçu" olarak bilinen, romanın kahramanlarının sıklıkla kendilerine sordukları zor sorulardır.
Tucker romandaki Laura’dır. Hayatını İngiltere'de yaşamış, bir İngilizle evlenmiş; kızları olmuştur. İngilizce düşünüp İngilizce yazıyordur. Ama Laura gerçekten İngiliz mi? Hayatına devam edebilmek için tüm geçmişini, atalarını, ana yurdunu unutmak zorunda mı?
Bu olaylar geçmişte kaldı diye kendimizi kandırmayalım, her daim yaşanıyor. Şu soruyu soruyor bize Tucker; haydi soralım kendimize: Din, ırk, inanç, siyasi görüş ya da dil farklılığı; bizi insan yapan tüm değerlerimizi ve vicdanımızı bir kenara bırakıp canavarlaşmamıza yeter mi?