Eva Tucker Berlin doğumlu bir İngiliz yazar. Yarı yahudi kökeninin Almanya’da yaşadıklarını, bu otobiyografik ögeler içeren romanında bizlerle paylaşmış.
Roman, edebi anlamda öyle çok da derinlik vaat etmiyor. Düz yazı formatında, 3. şahıs ağzından kahramanlarını bizlerle konuşturuyor Eva Tucker. 200 sayfada 100 yıllık hızlı bir seyahate çıkarıyor bizi ve Almanya’da yaşayan Yukarı Silezya kökenli bir ailenin 4 kuşak öyküsünü sunuyor. Ancak konu çok ama çok çarpıcı. 1. ve 2. Dünya Savaşlarının gölgesinde Nazilerin yükselişinin, ırkçılığın bir toplumda nasıl hayat bulduğunun, artan ırkçılığa karşı kaybedecekleri günden güne belirirken insanların vatanlarından ayrılmamak için kendilerini nasıl kandırdıklarının resmini çiziyor.
Yukarı Silezya’lı bir Yahudi ailesinin hikayesi bu. Doğum yaparken ölen patriğin ilk karısının geride kalan çocuklarını düşünerek, kızkardeşini kocası ile evlenmeye ikna etmesi ile başlar hikaye. Okumaya ve tiyatroya meraklı Laeticia’nın yeminine bağlı kalarak arzusu dışında yaptığı bu evlilik onun da acı sonunu hazırlar. Bir aile içi şiddet eylemi Laeticia’yı akıl hastanesine, aileyi ise Berlin’e sürükler.
Aile genişledikçe soy da sürekli karışır; Hristiyan damat-gelinler, din değiştiren bireyler, komünizmi destekleyip dininden iyice uzaklaşanlarla gerçekten çok parçalı bir mozaik halini alır. 1. Dünya Savaşı sonrası Almanya'nın korkunç ikliminde Kaiser sürgüne gönderilip sonraki hükümetler ekonomiyi istikrara kavuşturmada başarısız olunca faşist ve Hitler’in öncüsü Freikorps, ulusal yıkıma sebep olan Versailles anlaşmasından, kendi deyimiyle “Alman halkının sırtından bıçaklanmasından”, Yahudileri ve sosyalistleri suçlayarak sokaklarda dolaşır. Kendi trajedilerine odaklanan, kendilerini önce Alman, sonra Yahudi olarak gören aile, dışarıdaki bu