Belkıs Çorakçı Dişbudak

Belkıs Çorakçı Dişbudak

YazarÇevirmen
8.7/10
7.315 Kişi
·
23.313
Okunma
·
27
Beğeni
·
2491
Gösterim
Adı:
Belkıs Çorakçı Dişbudak
Tam adı:
Belkıs Çorakçı, Belkıs Dişbudak Çorakçı
Unvan:
Türk Çevirmen, Yazar
Doğum:
İstanbul, Türkiye, 1938
1938 yılında İstanbul'da doğdu. İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi mezunudur. 1968 yılında simültane tercümanlığa başladı. 1971'den bu yana İngilizceden kitap çevirileri yapmaktadır. 400'ü aşkın eserin çevirisinde imzası vardır. En bilinenleri, Gazap Üzümleri, Heidi, Şibumi, Atlas Silkindi, Hayatın Kaynağı ve Parfümün Dansı. Ayrıca 'Günde 10 dakika ile İngilizce' ve 'Tane Tane Simultane' adlı eserleri var.
Yazara henüz alıntı eklenmedi.
556 syf.
·4 günde·9/10
"Eğer okuduğumuz bir kitap bizi kafamıza vurulan bir darbe gibi sarsmıyorsa, niye okumaya zahmet edelim ki?"

Franz Kafka'nın dediği gibi bu kitap beni sarstı, beni fazlasıyla rahatsız etti.

Duyguların, kelimelerle damara enjekte edildiği kitaplardan bu.

Beton yolun iki yanı, birbirine dolaşmış kuru otlardan bir şilteyle  kaplı gibiydi. Her birinin uçlarında ya köpeklere takılmayı bek­leyen yulaf kılçıkları, ya at toynaklarına sırnaşmaya heveslenen  yüksük otları, ya da koyun yünlerinin belası pisi otları hazırdı.  Uyuyan hayat, dağılmanın, yayılmanın fırsatını kolluyordu.  Her tohumda dağılma yetenekleri yaratılıştan vardı. Kıvrık ok­lar, rüzgar için minik paraşütler, ufak mızraklar, dikenler ...  hepsi de kendilerini taşıyacak bir hayvan, bir pantolon paçası,  bir kadın eteği bekliyordu. Hepsi pasifti ama harekete geçecek  donanımları da hazırdı. Hareketsizdiler ... ama birikmiş hareket  yüklüydüler.(s. 19)

Kitabın başındaki yaşadığı yerin tasviri ve bu alıntıdaki gibi, geçişlerdeki dinlendirici küçük bölümler bana Yaşar Kemal'i hatırlattı. Aynı tarz, olayların yaşandığı dönem aynı ve çekilen zulümü de göz önüne alırsak iki eserin birbiriyle birçok bağlantısı var gibi. Aynı tarz ve yaşananların izlerini takip ederek ulaştığımız şey bize insanın ne kadar acımasız olabileceğini gösteriyor. İnsanın insana yaptığını bu dünyada başka hiçbir canlı diğerine yapmaz.

Tom Joad'ın adımlarıyla başlayan kitabımızda birçok etkileyici konudan bahsedilmiş ama asıl mesele bence aile olabilmenin zorluğu. Anne tabii ki bu zorluğun üzerinden gelebilecek en güçlü kişi. Zor zamanlarda aldığı doğru kararlar ailenin dağılmasını ve kötü duruma düşmesini engellerken, yaptığı fedakarlıklar sayesinde birbirine sımsıkı sarılan bir yumak insan görüyoruz. Dönemin şartlarının altında ezilen halkın geçim derdi, toprak biçer gibi kıtlıktan insanların biçilmesi ve gözü doymaz insanların, bankaların avucuna düşmüş biçare insanlar.

Metrobüsler, otobüsler günümüzün işçi kuluçkası. Servis beklenen köşebaşları bundan yüzyıllar öncesinin köle pazarları gibi. İşine mutlu giden var mı cidden? Ordaki asıl yüzlerin kaçı verimli çalışabilir ki bu şartlar altında. Kitabımız yüz yıl önce yazılmış ama aynı şeyi anlatıyor. Metrobüste yolculuk yaparak asgari ücret için çile çeken işçiler = birkaç hasat mevsimine denk gelip üç beş kuruş kazanıp boğazlarından biraz hamur ya da bir parça et geçsin diye yaşam mücadelesi verenlerin mücadelesi.

Bir düşünün aile denen kavram nedir? Günümüzde aile olan bireyler çalışıp geçinmeye çabalamaktan başka ne yapıyor ki? Hee Reina'da İnferno Aura'daki BRİDE partisi düzenleyen ailelerden bahsetmiyorum burda(siz de onlardan değilsiniz herhalde).Kıt kanaat geçim derdinden ne birlikte sosyalleşip tatile çıkmaya, yeni yerler, yeni hayatlar keşfetmeye vakitleri var ne de imkanları. Çocuğuyla vakit geçirip onun büyümesini seyreden kaç aile var etrafınızda? Ana baba olarak çalışmaktan, yaşamaya fırsat bulamayan insanlar topluluğu, yani modern köleler. Kayınvalideler-anneler olmasa torunlara bakıcı bulmakta ayrı bir dert tabi. Oysa aile toplumun en küçük yapı taşıdır. Ve bu taşlar sayesinde halk oluşur, ulus oluşur, devlet oluşur. E bu aile içindeki yaşam bıçak kemiğe dayanmış halde yaşanarak nasıl sağlam bir toplumun temelini oluşturabilir ki bir düşünün. Size güncel bikaç örnek veriyim. Kendiniz de erken kalkarsanız görürsünüz. Kendi bulunduğum çevrede 8.00'da işte olmak için sabah 6.00 da kalkıp otobüsle yol çeken insanlar var. Metrolarla İstanbul trafiğini, büyük şehirlerin çilesini ise hiç sormayın. Peki ne için bunca dert? Çalıştığımızın karşılığı nerde derseniz onu da söyliyim. Manavın önünden geçerken meyve sebzeleri görüp canı çekmesin diye çocuğunun gözlerini kapatan babanın çaresizliğinde.
https://m.haberler.com/...olis-7121420-haberi/

Ölen oğlunu saatlerce yol yürüyerek şehre çuval içinde götüren babanın imkânsızlığında.
https://www.google.com/...tinda-tasidi-1832362

Bunlar gibi daha onlarca örnek var. Biz yüz sene önce yazılmış bu eserdeki trajedileri günümüzde yaşıyoruz. Söyleyecek çokta fazla söz yok aslında bu konuda. Ama daha acı şeyler de var.

Kısır döngü. Kapitalist sistemin zengini daha çok zenginleştirip, fakirinse kıçındaki dona göz koyacağı, soyup iyice soğana çevireceği adi sistemin eseri. Devletin holdinglerin, milyon dolarlık transferler yapan spor kulüplerinin, kan emici müteahhitlerin borçlarını silip asgari ücretle çalışan işçinin vergi dilimini yükseltmesi ve kazandığımız paranın daha bizim elimize geçmeden suyunu çekmesi... Alım gücünün azalıp vergilerin  ve hayatta ihtiyacımız olan her şeyin fiyatının durmadan yükselmesi. Halkı çalışmaya muhtaç kılması, düşünmeye fırsat vermemesi ve koyunlaştırıp gütme politikası buna en güzel örnektir.

SON DAKİKA
İncelemeyi yazdım ve paylaşmayı düşünürken TV de yeni bir haber...
Tatil vergisi. Tatilde otellerde kalanlardan konaklama vergisi alınacak. Otelin yıldızına ve kalınan güne göre 8 tl ile 16 tl arası günlük vergi alınacak :))) Hoş geldiniz. Yeni ülkemiz "Vergiye"

KİTABI OKUYANLAR İÇİN BİR ESER
https://vintagebillboard.com/...en-kadinin-hikayesi/

Kitap dediğin böyle olur işte. Pulitzer ödülünü de kapıp götürür. Küçük Tom Joad, Annesi ve Peder’in sırtına yüklenmiş bir kitaptı. Dilliyle, olayların akışıyla, okuyucuyu düşünüp geçişlerde hafif ve rahatlatıcı betimlemelerle süslemesi, karakter yoğunluğuna rağmen pürüzsüz anlatımla. Yazarın içtenliğine diyecek laf yok. Duygu ve düşüncelerini, bileklerini kullanıp kalemle, kağıda akıtmış. Bu tamamen yazarın kalitesinin eseri. Fareler ve İnsanlar'dan sonra okuyup beğendiğim 2. eseri. Diğer kitaplarını okumak için sabırsızlanıyorum.
456 syf.
·Beğendi·10/10
UYARI : İncelemelerimde spoiler yoktur .. Bu platformda okuduğunu anlamayan ve yazdıklarımı spoiler sanan bir takım "ÇOK AKILLI" insanlar vardır !!! Ben spoiler olduğunu düşünmüyorum ama sen olduğunu düşün ve ona göre oku ..

İşten izin alıp eve geldiğim şu saatlerde ve bu sene 12. sefere okuyunca, "eh yazam artık şu incelemeyi" diye oturmuş bulunuyorum pc başına .. Daha önceleri çok kereler niyetlendim , çokta yazayım istedim ama bir garip kararsızlıktan dolayı hep öteledim bu incelemeyi .. Bir şeyleri kaçırıyorum hissiyatı çöreklendi hep içime .. Biliyorum bu incelemede de muhakkak birşeyler unutulacak ama milletin beynini yiyip , sürekli oku diye darladığım bir kitabın , sitede tarafımdan yazılmış bir incelemesinin olmaması da bir garip abesle iştigal vakasına kapı aralıyor.. Senin incelemen nasıl olmaz diye mesaj atan da pek çok kişi oldu .. Siz istediniz yazıyorum !! =))

Öncelikle , bu kitabı bir kez okumayınız .. Mümkünse bir seferden fazla okuyunuz .. Japon kültürüne aşina değilseniz ve tarihle alakanız yoksa , üzerine oturtulduğu çok önemli iki kavramdan mahrum kalmış olarak okuyacağınız bu kitap size klasik vurdu kırdı edebiyatı hissiyatı verecektir .. Lakin mevzu hiçte öyle değil .. Daha önceki incelemelerimde de belirttiğim gibi okuyacağınız eserin geçtiği dönemi , dönemin tarihi olaylarını bilmek elzem...

Bu bakımdan Şibumi muazzam ve kusursuz bir altyapı üzerine inşaa edilmiş bir kitap .. Çünkü konusu itibari ile hem 2. Dünya Savaşı öncesini ,hem de sonrasında gelen soğuk savaş yıllarına mütakip senelerde Amerikan Merkez Bankası' nın kontrolünü ele gecirmiş , dilediği zaman dolar basıp söz konusu ülkenin ve dolayısıyla tüm dünyanın ekonomik kaderini ,sahip oldukları diğer kaynaklar vasıtasıyla tayin edebilen Rockefeller ve Rothschild hanedanı kıvamındaki küresel tröstleri kitaba zerre bol veya dar gelmeyecek şekilde giydirmeyi başarmış.. Nanking katliamı olsun , olimpiyatlarda öldürülen İsrail asıllı yahudi atletler ve Filistin Kurtuluş örgütü olsun , japonyaya atılan atom bombası olsun romanda arka planda geçen olayların tümü gerçek.. Zaten yakın dünya tarihiyle kulaktan dolma da olsa alakası olanlar bunun zevkini kitabı okurken son raddesine kadar alıyorlar.. Bunun garantisini veriyorum size kafadan.. Yazarın Japonlar gibi son derece garip bir milleti böylesine ince eleyip sık dokuyup gözlemleyerek bize aktarması da ayrı bir cici opsiyon..Zaten gercekleşmiş tarihi olayların arasına yarattığı her biri birbirinden ilginç ve "altı dolu" karakteri japon felsefesi ile birbirine bağlaması yazarın hanesine + puanları ışık hızıyla yazdırıyor ..

Konuya gelecek olursak... Olaylar kahramanımız Nikolai Hel etrafında cereyan etmekte .. Dünya savaşı yıllarında Rusya' da son derece zengin bir aileye mensup olan annesi , dönem itibari ile ortamdaki ekonomik buhrandan ötürü ve hem kendisine hem de servetine musallat olan üst düzey bir rus subayından kaçarak Shangay'a ayak basıyor.. Beş parasız kalsa da güzelliği ve kültürel birikimi ile burda ayakta kalmayı başarıyor.. Kahramanımız Nikko işte bu genç ve güzel anne ile bir SS subayının oğlu olarak dünyaya geliyor ..Pek çok dil bilen ve dolayısıyla çoklu düşünce yetisine sahip olan , çocukluğundan itibaren muazzam bir özgüven ile büyüyen , Nanking Katliamı sırasında evlerine el koyan ve babasız büyümesinden ötürü ilerde kendisine bir baba figürü olarak seçeceği General Kishikawa' dan japon strateji oyunu GO' yu , japoncayı ve shibumi felsefesini öğrenen , ilerde Hoda Korosu sanatı ( çıplak elle adam öldürme ) , mağaracılık ve tırmanış gibi sporlara vakıf olacak ve bünyesinde doğuştan bulundurduğu "kısmi" astral seyahat ve mistik yeteneği ile birlikte yenilmez ve ilerde istemediği müddetçe fotoğrafı dahi çekilemeyecek olan Nikolai Hel! Senin anlayacağın kaba tabiri ile YOK EDİCİ bu abimiz .. Doğu ve batının BEST OF ' u !! Hani şu "karşına almak istemeyeceğin düşmanlardan" biri.. Öyle bir manyak ki, kitapta ANA ŞİRKET olarak geçen Rockefeller ve Rothschild tayfanın üstüne tek başına giden bir cengaver! Bu arada birkaç yorumda anti kahraman diye okuduysam da ben bu kanıda değilim .. Ben kendisine bir RONİN gözüyle bakmayı tercih edenlerdenim.. Ronin, eski Japonya ' da edo dönemi civarında hüküm sürmüş feodal lordlara bağlılık yemini etmiş ve bu derebeylere bağlı olarak katanasını (KILIÇ DEĞİL O ! KILIÇ DİYEN AĞZI TENEŞİRE GELESİCE =)) ) sallamış , lakin sonrasında ya efendisinin ölümü ile ya da itaatsizlik sonucunda başsız kalmış samuraylara verilmiş isim .. Şimdi kiminiz yahu arkadaş amma spoiler verdin diyecek olabilirsiniz .. İnanın burda bahsettiğim tüm olguların ve olayların kitap içerisinde apayrı bir örgüsü , her olayın apayrı bir öyküsü var .. Burda okumuş olmanız , okurken hayran olacak olmanıza engel teşkil etmeyecek ..Kitabı zaten eşsiz kılan şey bu .. Pek çok roman okudum polisiye , gerilim ya da macera olsun .. Şibumi 'yi bunların hiçbirinin arasına katamıyorum .. Sanırım bu biraz da kitaba entegre edilen japon felsefesi ve Şibumi olgusundan da kaynaklanıyor .. Keza Star Wars ' u da içinde bulundurduğu japon felsefesi ve kültüründen ötürü aynı şekilde kesinlikle bir bilimkurgu filmi olarak kategorize edenlerden değilim .. Bu bağlamda Star Wars ' taki Master Yoda ve Obi Wan Kenobi ' nin yanında yetişen ve sonrasında karanlık tarafa geçen Anakin Skywalker ' ın hikayesine de paralellikler var (TÜYLER DİKEN DİKEN !!! ).. Neyse SW damarından girersek bu inceleme hiç bitmez , sabahlara kadar yazarım .. Bir miktar Şibumi hakkında bilgi vereyim ve saatlerdir kıvranarak toparlamaya çalıştığım bu incelemeyi rayına oturtuyum istiyorum .. Daha önce Japon Yapmış kitabına yazdığım incelemede de (#20278297) bahsettiğim gibi japonlar cidden apayrı bir millet.. Yemyeşil bir vadiyi ikiye bölen bir ırmaktan geçerken , fotoğrafını çekecek onca şey varken ırmağın ortasındaki yosunlu bir taşın fotoğrafını çeken bir Japonu nasıl değerlendirirsiniz bilemiyorum .. Ama Şibumi işte budur .. Ölçülü güzellik .. Sizce hayatta hiçbir yeri olmayan kel alaka bir nesnenin dahi içerisinde barındırdığı ÜSTÜNLÜK.. Yapılan ,takınılan tavırlardaki ölçülülük ..

Gelelim kahramanımız Nikolai Hel ' in o meşhur Amerika ve Amerikan siyasetine olan düşmanlığına .. İlerde yolu Japonya ' ya düşecek olan ve hayatı bu ülkede kök salan , japonların arasında bir GAIJIN yani yabancı olarak görülmesine rağmen japon kültürüne aşık olan bu adamın hayallerini , yaşamını ve sevdiklerini attıkları atom bombası ile yokeden Amerika.. İstila sonrasında onu hapsedip yıllarca bir hücrede tutan , ondan durdurulamaz , yenilmez ve tespit edilemez bir tetikçi yaratan Amerika .. Ve sonrasında ona mecbur olup , eline düşen Amerika!! Anlatacak öyle çok şey var ki .. Keşke size spoiler vermeden bunları bir kerede zerk edebilsem .. Herkes alsın okusun istiyorum bu kitabı.. Cidden emsalsiz bir şaheser .. Japon kültürünü falan bir yana bıraktım , safi alınan intikamların görülen hesapların dahi RACONU yeter de artar bile .. Analar doğurmaz böyle aslan denir yaa .. İşte odur Nikolai Hel !!!

Bakın bir kaç küçük ayrıntı vereyim sizlere ..Muhtemelen kitabı okurken gözünüzden kaçacak ..

* Kitap 5 bölüme ayrılarak yazılmış ..Ve bu beş bölüm , go oyununda uygulanan stratejiler .. Kurulum , dizilim , oyalama ,kuşatma ve saldırı ile gelen son ölümcül darbe kıvamında tripler ..

*Kitapta Japonya' da savaşa alım sırasında duvarda asılı olan bir bildiride şu yazı var ( ki tüm 2. dünya savaşına katılmış ülkelerin propagandalarını - karşı propaganda afişlerini görmüş incelemiş biri olarak söylüyorum bunu : DOĞRUDUR! ) BAYRAK ALTINA ÇAĞIRILDIĞINIZ İÇİN SİZİ KUTLARIZ ! İşte MANYAK JAPON MİLLETİ , JAPON ONURU VE ASALETİ BUDUR !!! Siz bizi değil ; biz , Japonya olarak sizi seçtik..Biz Güneş' in ülkesiyiz.. Japon halkı olarak Güneş' in evlatlarıyız.. Görev istenilmez , VERİLİR! Bu yüzden o dönem , savaşa çağırılmadığından ötürü onurunu kurtarmak için seppuku (harakiri ) yapan japon gençlerinin haberleri ile doludur..

* Kiraz ağaçlarının altında yürürlerken Seppuku , yani onurunu kurtarmak için bağırsaklarını deşerek ölümü seçtiği anda Kishikawa' nın Nikko ' dan helallik aldığı bölüm nice yiğidoların gözüne yaş yürütür o kiraz ağaçlarının altında.. Yenilip esaret altına girmek değildir onu üzen , onurunu kıran .. Manasız bir savaşa girip insan canına kıymaktır onu yaralayan..OKUYUNUZ :

" Birçokları esaretin şerefsizliğindense , seppuku uygulamaya kararlı.Ben de o yolu seçmeye karar verdim.ŞEREFSİZLİKTEN KURTULMAK İÇİN DEĞİL.Çünkü bu hayvanca savaşa katılmış olmak beni SEPPUKUNUN TEMİZLEYEBİLECEĞİNDEN ÇOK FAZLA KİRLETTİ..Ama gene de ... intiharda temizlenme umudu yoksa bile , hiç değilse bir GURUR var.. ONURUNU KAYBETMİŞ BİR ASKER , sana koruyucu bir kalkan görevi yapamaz ...Kalmakla sana yardımcı olamayacağıma göre de.. gitmeye karar verdim.Beni anlayabileceğini umuyorum Nikko! Anlıyor musun ? Gitmeme izin veriyor musun? "

YANDI CİĞER !! AL BİR ŞİŞE "BÜYÜK"!! AÇ ARKAYA KAMURAN AKKOR 'DAN ELVEDA MEYHANECİ' Yİ..
https://www.youtube.com/watch?v=KO2IbbAxjK8

* Sayfa 108 ' den itibaren geçen muhabbetin kiraz ağaçları altında yapılmasında bir KASIT vardır .. Japonlar için Kiraz Ağacı kutsaldır .. Sakura ismiyle geçer.. Ama meyve vermeyen , sadece çiçek açan bir türüdür onların memleketindekiler .. Yeniden Doğuş ve ölümü simgelerler japon kültüründe... Dolayısıyla ölümü seçen General Kishikawa' nın söz konusu muhabbeti bu ağaçların altında yapmasının sebebi hayatında yaşayacak olduğu günlerine dikkat etmesini istemek ,yanındaki genç Nikolai ' ya son bir ders vermektir..Hayatın çok kısa olduğunu , insanın zaman denen olgunun karşısındaki acziyetini ona anlatmak istemesidir.. Haddini bilmektir kısacası .. Zira Sakuralar koskoca bir yılda epi topu sadece 9 - 10 gün çiçek açarlar ..

Son olarak "YA OKU YA ÖL" klasmanında kitaplardan biri bu ! Bir de John Wick' ten bir sahne paylaşayım da tam olsun =))

http://2.bp.blogspot.com/...WA/s1600/Shibumi.jpg

Eeee ne demiş Star Wars' tan Mace Windu abimiz :

Beautiful as a rose ...DEADLY AS A VIPER!!!

Ve ola ki birinci ve "sansürsüz" basımını bulursanız SAKIN KAÇIRMAYIN !! Şu da şurda dursun ŞEKLİMİZ OSSUN!!! =P

https://i.hizliresim.com/Az5ylr.jpg

https://i.hizliresim.com/5yMGbA.jpg
557 syf.
·9 günde
Harika, harika, harikaydı...
Vooov! Neredeyim ben yahu :) Muhteşem bir serüvendi.
Bu Fareler ve İnsanlar ve İnci kitaplarından sonra üçüncü Steinbeck kitabımdı. Ben bir yazarın kitaplarını, okuduğum diğer kitaplarıyla değerlendirmeyi hiç sevmem çünkü hepsi farklı zamanlarda, farklı psikolojik durumlarda ve farklı ruh olgunluklarında yazılmıştır. Bu düşüncelerime rağmen, Sevgili John'un okuduğum kitaplarının hepsi birer birer bir şaheserdi benim için ve sanki hepsi birdi. Bir derdi anlatıyordu, insanın sömürülmüşlüğünü... Gelelim tespitlerime...

1)Kitapta mesele traktörlerin insan hayatına girmesi ve ucuz işçilikle başlıyor. İnsanların üzerinde kiracı oldukları toprakları ellerinden alınarak (aç,susuz,beş parasız kalmalarına rağmen) yerine makinelerin getirilmesi ve kapitalizm'in ilk sillesini yemeleriyle olayımız kafamızda açığa kavuşuyordu...

2)Bir pasajda, "insanların artık başkalarını düşünmeyip, sadece kendi ailesinin geçimini sağlamayı düşünmesi gerektiği" geçmişti. İnsanların bencilleşmesi yine bu tarihlere rastlar bknz: Gazap Üzümleri/sayfa: 68.
Adamların karısının, çocuklarının aç olması, çalışacak iş, yiyecek ekmek bulamamaları, insanların açlık sınırında takla atmaları kapitalizm'in çarkına dahil etmişti onları. Zira insanlara başka ne şekilde ne yapabilirsiniz ki? Öldürseniz belki yine korkmazlardı ama, aç kalmak, karısının ve çocuklarının sürünmesini izlemek, herkesin yüreğinin dayanacağı bir durum değildi, Ve karşı taraftakiler bunu çok iyi biliyorlardı...

3)Çok ilgimi çeken şeylerden biri de, insanların birbirine karşı soğukluğu oldu. Biz Türk milleti olarak gerçekten çok sıcak kanlı bir milletizdir. Belki de bu Müslümanlığımızdan kaynaklanan bir değerdir.
Nasıl olur da bir anne oğlunu dört sene görmez de, gördüğünde sımsıkı sarılmaz ona? Gelin siz düşünün. Buzdolabı mısınız arkadaşım ? :)

4)Çok acayiptir ki kitaptaki Hristiyanlar dua etmekten acizlerdi, belki de ekseriyeti böyledir. Bir bölümde Nine, dua etmek için papaz beklemişti, sanki kendi ağzı yokmuş gibi. :)
Bizim bu zamandaki "hocaları dua etmek için" çağırmamız, kendimizi Allah'a münacaatta yetkin görmememiz, bize Hristiyanlardan bulaşan mikroplardan biri olsa gerek...

5)Banka denen faiz lobilerinden hep nefret ettim. Çünkü ben bir mü'mindim. Gazap Üzümleri'ni okuduktan sonra artık iğreniyorum. İnsanların emeklerini sömüren, üç kuruş için onları kendilerine köle eden, insanları aç bırakan, kendinden başka hiçbir sistemi hiç bir canlıyı düşünmeyen bu mel'anete ne denir, gerçekten bilmiyorum...
Tek çare Adil Bir Düzen'in kurulmasıdır diyorum...


Allah'ım dehşetti... Sanki o upuzuuuun yolları ben gidiyordum... Kamyonet bozuldukça benim içime sıkıntılar bastı... Sanki o güneş beni yakıyordu... Çok acıklıydı... İç kemiren hisler bombardımanına tutuldum 9 gün boyunca.
Ama değdi mi? Tabii ki...
Şiddetle tavsiye ediyorum, üzümlerin (kapitalizm'in) gazabına siz de, bir kez daha şahit olun...
480 syf.
John Steinbeck'in yazdığı Gazap Üzümleri hiç kuşkusuz en önemli Amerikan edebiyatı eserlerindendir. 1930lar'ın ekonomik kriz yıllarını etkileyici bir dille anlatmıştır.

Roman çiftçilerin 1930'lu yıllarda Dust Bowl döneminde Oklahoma'dan Kaliforniya'ya (bereketli topraklara) göçlerini, yaşamlarını ve çektikleri sıkıntıları anlatır. Steinbeck hem bireysel olarak Joad 'ın yaşamını, hem de genel göçten bahsetmiştir. Büyük bunalımdan etkilenen Joad'ın ailesinin yakından inceleyerek bize bu çiftçilerin de insan olduklarını anlatmaktadır.

Bu kitap kapitalizmi eleştirmektedir. Üzümler verimli Kaliforniya vadilerinin sembolize ederken çiftçiler bu verimli vadilerin bir parçası olamayıp acı çekmektedirler.

"Eh hepimiz hayatımızı kazanmak zorundayız."
"Öyle," dedi Tom. "Ama keşke başkasının hakkını almadan kazanmanın bir yolunu bulsaydın."

Roman bireysel ailenin parçalanışını anlatırken aynı zamanda bütün göçmenlerinde tek bir aile oluşunu bize anlatmaktadır. Bir araya gelip yiyeceklerini, hayatlarını, umutlarını anlatmaktadır.

Bu roman ayakta kalma mücadelesi veren insanların hikayesidir. insanlık dramını olağanüstü bir dille anlatmıştır.

Kitabı okurken ilk başlarda zorlandım açıkçası sindire sindire okuyum dedim , sonrada devam ettim iyi ki etmişim. İlk kez uzun sürede okuduğum bir kitap oldu.

Steinbeck'in en çok okunan romanlarından Gazap Üzümlerini okumayan okurlara tavsiye ediyorum.
456 syf.
·2 günde·Beğendi·10/10
Gelirleriyle çocuklara kitap hediye ettiğim YouTube kanalımda Şibumi kitabını yorumladım : https://youtu.be/fAJGZH1rfg8

Şibumi öyle garip bir kitap ki zamanın kitapta kullanımı olarak "Her Şey Aydınlandı" romanına benziyor. Karakterler ve siyasi olayların düzenlenmesi olarak "Yüzyıllık Yalnızlık" ve "1984" gibi romanları hissettiğiniz yerler var. Fakat garip olan şu ki kitap bir film gibi. Yani kime sorsam ya da nerede görsem filminin çekilmediğine şaşırıyor. Ben kitapta bir "Old Man" filmi de gördüm. Lafı uzatmadan artı ve eksi yönlerine geçiyorum :

Artı yönleri :
- Romanda çok sayıda kültürle iç içe olabiliyorsunuz bunun içinde Amerikan kültüründen Japon kültürüne, Bask kültüründen Fransız kültürüne ya da Kosta Rika kültürüne kadar çok sayıda kültür bulunmakta. Bunun nedeni kitabın ana karakteri Nicholai Hel'in bu kültürlerin hepsinden birer parçası olması. Özellikle de Japon kültürüne ait "Go" oyunuyla beraber hayatını da buna göre düzenleyip hareketlerini buna göre belirleyebilmesi, algılarını buna göre geliştirebilmesi kitabın ana konularından biri.

- Kitabın adı aslında aşırı bilgelikten basitliği yakalamaya yönelim anlamı taşısa da kitabın vermek istediği mesajlar başka konularda ve çok fazla bulunuyor. Roman bilgilerden geçip basitliğe varmak dışında Amerikan kültürü eleştirisi, modernizmin getirdiği kahramanların klişe özelliklerine eleştiriler, CIA ve FBI gibi örgütlerin Arap kültürlerine bakış açıları, Rusların, Japonların, Amerikalıların, Çinlilerin birbirleriyle olan ilişkilerinde birbirlerine karşı bakış açıları gibi çok geniş bir yelpaze var. Yani esas konu dışında kendinizi bazen Pearl Harbor saldırısında da bulabiliyorsunuz Hiroşima'da da bulabiliyorsunuz. Ama dediğim gibi bunlar romanın konusuna o kadar ince serpiştirilmiş ki bu saldırılar salt siyaset olarak verilmemiş. Kitap daha çok bir Batı kültürü eleştirisi ve genel yargı olarak çoğu kitabın hep Batı'ya yönelmiş olması. Romanda çoğu zaman Doğu kültürü ve onun kenara atılan spiritüel özellikleri irdelenmiş.

- Artı yön olarak vermek doğru mu bilmiyorum fakat kitabın son baskılarında ilk baskılarında verilmiş olan Hel'in saldırı taktikleri konuları çıkartılmış. Bunun nedeni olarak bu kitabı okuyan insanların bu taktiklerden etkilenip de cinayetlere sebebiyet olmalarından dolayıymış. Bu kitabın bir yerinde dipnot olarak geçiyor.

- Romanın bende bıraktığı etki olarak uyuduktan sonra diğer günün hemen gelmesini istedim çünkü bu kadar interaktif bir karakteri okumak gerçekten çok zevkli. İçinde mağaracılık hobisi bulunan bir adamın meditasyon anılarından savaş zamanlarındaki düşüncelerine, Go oyununu hayatına yayışına kadar bir çok deneyimleme bulunuyor.

Eksi yönleri :
- Kitabın E Yayınları ile çıkan basımında ufak tefek de olsa imla hataları var. Okumanızı etkilemiyor.
- Romanın bazı yerlerinde abartıya kaçılmış gibi hissettim. Bunda Hel'in yakınlık duygusunun etkisi var. Bu duyguyu bir insana koyunca çevresindeki insanların nerede olduklarını ve nereye gitmek istediklerini anlayan bir adam haline dönüşmüş. Fakat aslında bunun nedeni Hel'in Allah vergisi dil öğrenme ve düşünme yetenekleri ayrıca Go oyununu düşündüğü sırada kendini çok başka yerlerde hissedebilmesinin de etkisi var.
556 syf.
·14 günde·Puan vermedi
Ekonomik buhran dönemi, yoksulluk, göç, makineleşme, sermayenin belli ellerde toplanarak insanları zulüm kıskacına alması ve sürekli artacak üretim çılgınlığının başlamasıyla kapitalizmin doğuşu, sömürü düzeninin oluşmaya başlaması… Bir dönemi yansıtması ve belli olguları çarpıcı bir biçimde anlatması bakımından değerli bir kitap. 1900’lerin ilk yarısını anlattığı için bozulmanın başlangıcını, eskinin nasıl yıkıldığını görebiliyoruz.

Kitapta insanların yaşam kavgası, yoksulluğa ve zor şartlara rağmen ayakta kalma çabası anlatılıyor. İnsanların asıl sistemle kavgaları ufak tefek kıvılcımları saymazsak yok. O kavga Bitmeyen Kavga kitabında var. Bitmeyen Kavga bu kitabın bir dalı, ara bölümü gibi. Gazap Üzümleri’ndeki Tom’un akıbetini merak eden Bitmeyen Kavga ’ya başlayıp Tom’u oradaki baş karakterin yerine koyarak kitabı okuyabilir.

Peki bu kitabın anlattığı dönem hikayesi ve olgularının dışında bize alt metinlerle verdiği mesajlar neler?

YİNE NE VARSA YOKSULDA VAR
Gerek başlardaki; barda kamyon şoförlerinin şahit olduğu ekmek sahnesi gerek aralardaki ‘ekmeğini aç olanla böl oğlum’ anlayışı gerekse de sondaki final sahnesi yoksulluğuna rağmen varsılların gösteremediği mertliği ortaya koyan gönlü zenginlere dikkat çekiyor sürekli. Cebinde olmayan gönlünde taşıyor diyor adeta. Hatta Steinbeck, bunu davranışlarla göstermenin de ötesine geçip kendini tutamayarak bir karakterine açıktan da söyletiyor; "Bir tek şeyi iyice öğreniyorum," dedi. "Her zaman, her gün, hep aynı şeyi öğreniyorum. Başın dertteyse, canın yanmışsa, bir şeye ihtiyacın varsa... fakir insanlara git. Sana ancak onlar yardım eder... yalnız onlar." (Syf 461)

BİRLEŞİRSEK TOK OLURUZ, BÖLÜNÜRSEK YOK OLURUZ
Değişen sistem ve bankaların mülk sahibi olmaya başlamasıyla, çok iyi çiftçi olsa dahi tüccar olmayı başaramayıp tutunamayanların sayısı ve uğradıkları zulüm her geçen gün artmaktadır. (Tıpkı bugün bankaların, borçlu olup da borcunu ödeyemeyecek durumda olanların malına yarı fiyatına, üçte bir fiyatına değer biçip el koyması gibi değil mi?) Romanda tarla sahibi çiftçiyken işçi durumuna düşenlerin yaşadığı adaletsizlikleri görürüz. Çaresizlik içinde yere çökenler yan yana geldiğinde sesleri daha gür çıkar. Benzer sahneler ve alttaki o mesaj romanın birçok yerinde döner durur. Steinbeck aslında bize sürekli Yunus Emre’nin “Bölüşürsek tok oluruz, bölünürsek yok oluruz” sözünden destek alarak ifade edersek “Birleşirsek tok oluruz, bölünürsek yok oluruz” diyor. Ayrı ve ümitsiz durmak yerine birleşerek kararlı biçimde karşı koymayı öneriyor.
‘Günlerden bir gün bize fasulye verdiler. Ekşimişti. Adamın biri bağırmaya başladı, hiçbir şey olmadı. Bağırdı, çağırdı durdu. İdare görevlisi geldi, baktı, gitti. Derken bir başka adam bağırmaya başladı. En sonunda hepimiz bağırdık. Hepimizin sesi aynı tona büründü. Bak, işte o zaman koca bina sanki şişti, kabardı, büyüdü. Tanrım! O zaman bir şeyler olmaya başladı işte! Koşa koşa geldiler, bize başka bir yemek verdiler... verdiler... anlıyor musun?"’ (Syf 468)

ADALETE DAYANMAYAN KUVVET ZALİMDİR
Güven ve asayişin temini olan kolluk kuvvetleri (polisler, vs.) eğer işlerini adaletle yapmayıp gücün yanında yer alırlarsa toplumun şirazesi hepten kayıyor ve zulmün şiddeti katmerleniyor. Üstelik bu olayları çözmek şöyle dursun, durumu daha da karmaşık ve içinden çıkılmaz hale getiriyor. Bunun için Steinbeck, adaletsiz polisin olmadığı kendi halinde kavgasız yaşayan insanların oluşturduğu küçük bir devlet kampıyla bize; böyle olacaksa polis vs. hiç olmasın insanlar anlayış ve dayanışmayla da sorunlarını çözebilirler diyor. Ortaya konan resim bize Blaise Pascal’ın o müthiş vecizesini anımsatıyor: “Kuvvete dayanmayan adalet aciz, adalete dayanmayan kuvvet zalimdir.”

Roman verdiği mesajlarla birlikte, bir dönem Amerika’sını gerçeğe yaslanarak dramatik bazı sahnelerle ortaya koyduğu için etkileyici bir niteliğe sahip. Ancak anlatım bakımından birtakım dezavantajları da var. Steinbeck’in uzun betimlemeleri, lüzumsuz yere lafı dolandırmaları ve fazlaca konu dışına çıkarak ayrıntıda boğulması okuyucunun dikkatini dağıtırken, okuma sürekliliğini de etkiliyor. Ayrıca bu yüzden romanın hacmi de gereğinden fazla artmış oluyor. İlla bu hacimde olacaksa anlatılan konulara dair devam niteliğinde çarpıcı adımlar ya da olay örgülerini tercih ederdim. Bu romana dair eleştirimdir. Evet, roman etkileyiciydi ve bir döneme dair detaylı bir portre çizdiği için unutulmayacak bir eserdi. Ama işlenmesi bakımından Cennetin Doğusu ’ndaki profesyonelliği, planlı çalışmayı göremedim. Cennetin Doğusu anlatım bakımından daha hesap edilerek yazılmış bir eserdi. Muhakkak 13 yıl sonra çıkmış olmasının etkisi vardır. Steinbeck, Cennetin Doğusu için boşa; "Bugüne kadar yazdıklarım, bu kitap için bir hazırlık niteliğindeydi” dememiş, buna şimdi ikna oldum :)

Kitaptaki bazı bölümler eserin çekirdeğini oluşturuyor. Bu kısımlarda düzen-sistemin işleyişi sübjektif yansımalarıyla verilirken genel olay akışı da bu anlatılan kısımları beslemek, daha etkili kılarak desteklemek için kullanılıyor. Mesela; 19. Bölüm bunun en bariz örneği. Bu kısımda romanın temellerini bulmak mümkün. Yine 21. ve 25. bölümler de aynı minvalde, sistemi anlatıp aktarılmak istenen fikri veriyor.

Roman için şunu diyebiliriz: İnsan olmayı önemseyip, insan haysiyeti ve onurunu üste koyan, sömürü düzenini kıyasıya eleştirip insanları tekil uyuşukluktan uyanmaya çağıran etkileyici bir eser. -7.5/10-
984 syf.
·Beğendi·10/10
Yazarın okuduğum ilk kitabıydı. Hiç bu kadar güçlü bir kalemi okumamıştım. İnanılmaz tespitlerle dolu bir kitaptı. Kitapta genel olarak insanlığın var oluşundan beri insanın, dönüştüğü menfaatçi insan yapısına ve üreten insan yapısına değinilmişti. İnsanlık var olduğundan beri 2 tip insan vardır. Birincisi üreten insan tipi, ikincisi kullanan insan tipidir. Üreten insan genelde egoist olarak karşılanmıştır. Çünkü o var olana baş kaldırmıştır. Düzeni kabullenmemiş, isyan etmiştir. İnsan yaşıyorsa beynini kullanmalı, üretmelidir demiştir. Hayatta kalmak için üretmelidir. Çevresel etkenlerle başa çıkmanın yolu budur. Kullanan insan tipi her zaman üreten insan tipini dışlamış, onun yaratıcılık fikirlerinden korkmuş, ilk etapta ön yargıyla yaklaşmış, onun kabullenmeyişini gördükçe ondan nefret etmiş, öldürmeye kalkmıştır. Onun üretme arzusunu, ruhunu anlayamamıştır. Sonra utanmadan üreten insanın ürünlerini kullanmaya başlamıştır. Kullanan insan tipi başka bir yöntem geliştirip üreteni bencillikle suçlamış, önemli olanın paylaşmak olduğunu söylemiştir. Ona göre varsak başkaları için varız, kendimiz için değil. Hayır sever olarak kendini tanımlamış, insanlara iyilik yapmayı bir ilke edindiğini söylemiştir. Üretemediği için paylaşmayı meşru kılmaya çalışmış, üreten insanı geri planda tutmaya çalışmıştır. Bu yaklaşım bana Victor Hugo’nun “siz yardım edilmiş yoksullar istiyorsunuz, biz ise ortadan kaldırılmış yoksulluk. “ sözünü hatırlattı. Bunun en temel sebebi bağımsız olarak yaşamayı becerememesidir. Birçok örneği vardır bunun. Bir ürün üretip, tarih sahnesinde kısacık yer alan üreten insan tipi ve bu ürünü ihtiyacı olanlara dağıtıp daha çok üne kavuşan bir sürü kullanan insan tipi vardır. Bizim gitmekte olduğumuz gelecek tamamen budur. Üretenler azalmakta, kullananlar artmaktadır. Bu birçok yönetim biçiminin de işine gelmektedir. Mantık yürütmeyen, düşünmeyen sadece tüketmeye odaklanmış bir toplumu yönetmekten kolay ne olabilir? Buradaki mantık böl parçala yönet değil, bütünleştir ve yönettir. Ortak bir fikir etrafında şekillenen bir toplum yaratıp, parmaklıkları, duvarları, kapıları olmayan birer zihin hapishanesi yaratmak her yönetim biçiminin isteyeceği şeydir. Üretmeye çalışalım arkadaşlar. Düşünmeye çalışalım. Bir fikrimiz olsun. Yanlış veya doğru fark etmez. Ama o fikir yeter ki bize ait olsun. Bu kitabı okuyup, kitabın ruhunu anlayan her kişinin dünyayı daha güzel kılmaya, üretmeye çabalayacağından eminim. Kitabı okumanızı kesinlikle tavsiye ediyorum. Listenizin sonuna değil ilk başına almanızı rica ediyorum. Size kitaptan bir alıntı paylaşıp, incelememi bitiriyorum.

“Kolektifin, yani bir ırkın, bir sınıfın, bir devletin “ortak çıkarı”, insanları baskı altına alan her türlü zorbalık rejiminin altında yatan şeydir. Tarihteki her dehşet verici olay, bir hayır uğruna yapılmış görünür. Bencil hareketlerin hiçbiri, hayır severin döktüğü kanla ölçülebilecek bir zarar vermiş midir? Bunun suçu insanoğlunun iki yüzlülüğünde mi yatmaktadır, yoksa ilkenin yapısında mı? En korkunç kasaplar, genellikle en samimi, en içten inanmış olanlardır. Giyotinle ya da idam mangasıyla, kusursuz bir topluma ulaşacaklarına gerçekten inanmışlardır. Hiç kimse onların öldürme hakkını sorgulamamıştır, çünkü besbelli hayır sever bir amaç uğruna öldürüyorlardır. İnsanların başka insanlar uğruna feda edilmesi doğal kabul edilmiştir. Aktörler değişmekte, ama trajedinin akışı aynı kalmaktadır. Bir hümanist çıkar, insanlara ne kadar sevgi duyduğunu söyleyerek yola koyulur, onunda bir kan denizine varır. İnsanlar bir şeyin iyi olabilmesi için bencillikten uzak olması gerektiğine inandığı sürece, bu böyle devam etmektedir ve edecektir. Bu durum, hayırseverin eylemine izin vermekte, kurbanları da buna dayanmak zorunda bırakmaktadır.”
456 syf.
·5 günde·Beğendi·10/10
BU İNCELEME KİTABI OKUMAMA VESİLE OLAN Tuco Herrera YA İTHAFTIR (SPOİLER OLABİLİR! )

Böylece Tuco soslu bir inceleme olacağını belirteyim :))

Yıl 2018 mevsime uydum
Sebep oldu Tuco bir kitap okudum
Şibumi defterine adımı yazdım
Nicholai Hel dünyaya hükümdar olmaz !

Şibumi. İtiraf etmeliyim, her ne kadar az okuyan biri olsam da bugüne kadar okuduğum en güzel 10 kitaptan biri oldu.

Şibumi felsefesi, yaşam tarzı, dünya algısı. Biz bunu Türk-İslam sentezine pekala “Hikmet” diye uyarlayabiliriz.

Her şeyden önce belirteyim ki “Zaman” kavramı bu kitaba çok güzel yedirilmiş. Hem neredeyse 40 yılı hem de birkaç günü ileri-geri sar dön anlat tekniğiyle çok güzel işlemiş.

Ne kadar anlatsak neresinden tutsak, Tuconun da dediği gibi mutlaka bir şeyler eksik kalacak, tekrar tekrar okunmaya müsait bir kitap.

Siyasi politik olarak bakarsak son yüzyıla ışık tutuyor, Başta Amerika (U.S.A) ve onun CIA ve türlü dolaplarını çok yerinde tespitlerle ortaya koyuyor. Bununla birlikte 2. Dünya Savaşı ve türlü devletlerin türlü tezgahlarını da. Bugün de önemini koruyan petrol paylaşım savaşları, OPEC denilen yerleşik para ve güç düzeni. Kitapta geçen Arap işbirlikçiliği ve diğer pek çok mesele. Burada Tucoya ve sizlere hatırlatmak istediğim önemli bir tarihi olay var, o da bu düzene kafa tutan belki de tek Suud kralı olan Faysal suikastı. Bu çok uzun bir mesele aslında önüyle arkasıyla, isteyen araştırsın diyerek sadece kısa bir Google alıntısıyla yetineyim,

“Suikasti gerçekleştiren kişi kralın yeğeni Faysal bin Musad’tı. Faysal bin Musad, Amerika’dan yeni gelmişti.”

Google demişken, kitapta çok önemli bir yer tutan “şişko” denilen bilgisayar ya da benzeri alet de bugünün internet düzenine ve özetle Google imparatorluğuna birebir uymaktadır.

Nicholai Hel , yani kahramanımız. Onu anlatmak için destan yazmak gerekiyor. Ne söylesek az gelecek. Kader ağlarını örerken, ülkeden ülkeye savrularak yaşayan , birkaç dile hakim, hem fizik hem metafizik bir karakter. Şibumi felsefesiyle hareket eden, GO denilen Japon oyunuyla çocukluğunda tanışmış ve bunu hayatına yön vermekte kullanmış, belki bir deli, belki bir dahi, belki bir mistik, belki bir canavar, belki bir centilmen, belki bir katil, belki bir Don Juan, belki bir Mecnun, belki bir Süperman, belki sıradan bir adam, belki bir “ her şey”.

Kitaptaki en önemli noktalardan biri de “Bask” kültürü. Okurken aklıma geçen sene Baskların durup dururken celallenip sonra da bir bakıma kıç üstü oturdukları siyasi süreç geldi. Acaba bu kitabı pek çoğu okuyup içlerine sindirmiş olsalar böyle mi hareket ederlerdi ya da böyle mi olurdu sonuç?

“İki kez onunla Şibumi kavramını bile tartıştım. Şibumiyi değil tabi. Güzelliğin niteliklerinden söz etmek bezirgan kafasına daha kolay gelir de, güzellik kavramından söz etmek zor gelir.” Sayfa 324

Bunu da okuyunca aklıma Dücane Cündioğlu'nun çok kullandığı bir sözü geldi,

“Güzel bulmak başka, güzel-i bulmak daha başka”

İşte Şibumi bir bakıma özetle, güzel bulmak değil, güzel-i bulmak, bulabilmek..

Nicholei Hel , hayatın ve şartların önünde sürüklenen bir adam, belki de az çok hepimiz gibi. Yeri gelince vicdan abidesi, yeri gelince soğukkanlı bir katil. Tabiri caizse hatun meraklısı da yani elinden kimler geçmedi ki :)))

Kitaptaki diğer pek çok karakter de birbirinden ilginç ve üzerinde durulası, onlara da girersek nasıl çıkarız bilmiyorum. Okusun herkes bu kitabı.

Japon kültürü de kuşkusuz kitabın temel yapı taşlarından, belki de birincisi.

Şibumi kavramının yanına, Aşk ve Benlik kavramlarını da eklesek kitaptaki bütünlükle hiç çelişmez diye düşünüyorum ve böylece bir başka kitaptan bir alıntı paylaşıyorum, Şibumi-Hikmet bağı demiştim ya hani, yine Doğu kültüründen ama bir bakıma Şibumideki gibi Doğu-Batı ilişkisini de anlatan Amak-ı Hayal’den , bu kitabı da önyargısız okumayı öneriyorum Tuco ve herkese.

“Adı 'Aşk' olan bu pehlivan bize yaklaştıkça nur perisinin elindeki küre parlaklık kazanmakta ve nur karanlığı gidermekteydi.Meydanın ortasına geldiği zaman küre tamamen aydınlanmış ve alem karanlıktan kurtulmuş idi.Meydanda file binmiş süvari 'Nefs-i Emmare' ile onun esiri ben bulunuyorduk.Aşk, ejderhasını bize doğru yöneltti.Çok zarif fakat laubali bir tavırla :
-Emmare! Bana da karşı duracak mısın, dedi.
Emmare eğilerek filden yere indi. Aşk'ın önünde diz çöktü.:
-Sen herkesin olduğu gibi,benim de efendim,velinimetimsin. Aczimi ilan ederek,işte sana secde ediyorum dedi.
Aşk beni serbest bıraktı. Gülerek:
-Haydi koca abdal Hikmet, git. Rahatına bak, dedi.”

Kitap pek çok kişinin dediği gibi gerçekten film olmaya çok müsait. Bunun bugüne kadar gerçekleşmemesi belki yazarın tercihi olabilir,2005te ölüyor, vasiyeti olabilir, telif meselesi olabilir,kendisi inziva hayatına çekilerek yaşamış uzunca bir süre.

Kitaptaki mağaracılık hobisi, Japon bahçesi merakı da apayrı ilgi çekici konulardan.

Kahramanımız Hel hayatın acımasız yönleriyle tanıştıkça bir bakıma kendi özünden uzaklaşıyor ama hep o çocuksu arayış devam ediyor. Zaten kaç yaşında olursa olsun hep 10-15 yaş genç bir görünüme sahip oluyor Hel. Böylece anlattıklarımın yanında yarım kalan pek çok şey olduğunu bilmekle beraber incelemeyi çok sevdiğim şair-yazar Sezai Karakoç’la noktalandırmak istiyorum.

“İnsanı çözersin, çözersin, çözersin ; çocuk çıkar.”

Şibumi, okunmalı…

Yazarın biyografisi

Adı:
Belkıs Çorakçı Dişbudak
Tam adı:
Belkıs Çorakçı, Belkıs Dişbudak Çorakçı
Unvan:
Türk Çevirmen, Yazar
Doğum:
İstanbul, Türkiye, 1938
1938 yılında İstanbul'da doğdu. İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi mezunudur. 1968 yılında simültane tercümanlığa başladı. 1971'den bu yana İngilizceden kitap çevirileri yapmaktadır. 400'ü aşkın eserin çevirisinde imzası vardır. En bilinenleri, Gazap Üzümleri, Heidi, Şibumi, Atlas Silkindi, Hayatın Kaynağı ve Parfümün Dansı. Ayrıca 'Günde 10 dakika ile İngilizce' ve 'Tane Tane Simultane' adlı eserleri var.

Yazar istatistikleri

  • 27 okur beğendi.
  • 23.313 okur okudu.
  • 1.141 okur okuyor.
  • 23.017 okur okuyacak.
  • 699 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları