ontolojik evsizlik fiziksel evsizlikle birleşince daha fazla hissediliyor. Oysa nereye gidersem gideyim ait değilim diyordum. Kendime ait bir evim olsun değil de kendi başıma kalacak bir ev derken bile belirli standartları korumaya çalışmışım. Düşününce içinde temel ihtiyaç olanlar da var. Güvenli bir semt mesela, ne kadar güvenli her saat sokağa çıkma özgürlüğü olmasa da oluyor mu? Şimdiyse sadece bir yatak ve bir duşa indi tüm ihtiyaçlarım. Başımın üstünde bir çatı var ama evsizim. Nasıl anlatılır ki? Dün başka bir çatı vardı iki gün önce de bambaşka. Oysa iki gün önce de buraya anahtarla girebilecek rahatlıkla yaşıyordum. Tüm bunların ortasında bir yerde, hiç bir şeye ait ya da yakın hissedemezken üstelik o karakter çıktı karşıma, annesinin çocukken ona kurduğu cümleler ile aynı olan SÜREYYA. "Zor bir hayatın olacağı doğumundan belliydi" diye kim bilir kaç defa demişti benim annem de bana? bilinç akışı ile yazıldığı için mi düşüncelerim öylece akıvermişti?
"plastik bir emzik vermişlerdi sana istememiştin, öyle anlatmıştı annen" Kendimi bir kitap karakteri ile özdeşleştirmemin emzik bile emmeyen bir bebek olacağı kırk yıl düşünsem aklıma gelmezdi. Değil ev, emziği bile sahiplenmemişti. annem de öyle anlatmıştı hem. "sahi ne zaman olmuştu bunlar?"
"Neden onlar gibi olamıyorum, diye sormuştun da kendine. Denememiş değildin. Kimse denemediğini iddia edemezdi. Artık kabul alemindesin. Beceremedin. Neyi bir köşesinden tutmaya kalksan elinde kaldı" cümlelerini de Süreyya'dan daha çok üstüme alındım.
Ne diyorum ben ya? Aslında fiziksel evsizliğimin temel sebebinin ontolojik olduğunu fark edip gelmiştim. imkansızlıktan çok bir kalıba girememe, kendimi o düzene yerleştirememe yüzünden şu an buradayım. Bir kitap karakteri yüzünden...
Somut bir ev, duvarlar, duş ya da yatak değil ki. barınmayı temel ihtiyaç olarak bile göremeyecek akışkanlıkta hayat. kimseye en yakın arkadaşım diyemedim, uzun ilişkim olmadı. "hep mi sorunlu tipler buldu seni?" diye sorulduğunda "aksine çoğu sorunsuz tiplerdi" diyebilecek kadar da nettim. yine de merkezde doğduğum yer var, 14 sene olmuş o evden çıkalı kapısından her seferinde başka biri olarak girip, başka insanlarla karşılaşıyorum.
Üstelik her seferinde o evden çıkıp başka evlere gidiyorum. gidip döndüğüm yer coğrafi konumu sabit olsa da her dönüşümde değişiyor. Nasıl anlatılır ki bu? İçimden çıkmadığım bir yerleşiklik ya da kendimden kaçtığım bir çeşit göçebelik gibi... Bu kitaba kadar bu denli yüzleşemediğim...
Sahi insan niye göç ediyor? Kitap boyunca bu soruyu sorup durdum, oysa süreyya en fazla bahçede toprakla uğraşıyordu. Hatta insanı geçtim, bundan milyonlarca yıl önce neandartaller Endonezya'dan Kafkasya'ya kadar niye gitmiş kaynak mı bitmiş? o kadar az nüfusla sanmam. Kaynak demişken Süreyya'nın annesinin de sütü az mı gelmiş?
Yeryüzüne fırlatılmışsak, esnekliğimiz yüzünden lastik top gibi sekiyoruz.
"... ancak şunu biliyorum ki kuşlar ve dört ayaklı hayvanların göç etme güdülerine yakın bir şey hem uluslara hem de bireylere dönem dönem ya da kalıcı olarak etki eder." diyor Henry David Thoreau, Yürüme'de, bu kitapta ise cevapsız kalan ilk ontolojik sorunun "Dünyaya gelen bir bebek neden ağlar?" olması gerektiğini iddia ediyor.
İlk evimden/ana rahminden çıktığım an, o soru cevapsız kaldığı için mi o güdüyü asla bastıramıyorum?
sahi, dünyaya gelen bir bebek neden ağlar?