Lev Tolstoy (1828-1910): En bilinen romanları “Savaş ve Barış” ve “Anna Karenina”dır.
İtiraflarım makalesinde ise inançsız bir insanın yaşamın anlamını kavramaya yönelik düşünme mesaisini anlatmaktadır.
Kitabın başında Tolstoy’un “yaşamın anlamsızlığı” konusunda kapıldığı derin buhran gözler önündedir. Zira sonsuz olan bir evren ve sonsuz zamanın içerisinde bir insan ömrünün içinde yaşadığı gelişinin ve ilerlemenin bir amacı veya doğrultusu olamaz, bir manası olamaz.
Ayrıca “ne öğrettiğini bilmeden öğretmek” eyleminin akılla çelişen yapısını sorgulamaktadır fakat bu görevlerinde sebat etmektedir. Kazandığı başarının sebebini anlamış değildir.
Bu buhran öncesinde kurduğu aile ve çocukları, onları uygun koşullarda yaşatma gayesi sayesinde geçici bir tatmin sağladığını ve yazma konusunda devam etmesine neden olduğunu söylemektedir. Hatta yaşamı boyunca onun tek gerçek itikadı, hayvani içgüdüler dışında hayatına yön veren o itici güç kendisinin en iyi halini gerçekleştirmek üzere; her alanda mutlak ilerleme arzusu idi.
Buhran’ın başından itibaren ise hayatının temel çapası olan “ailesi”ni neden umursaması gerektiğini sorgulamaktadır ki bu da zaten temel sorunu olan “yaşamın anlamı” meselesinden ileri gelmektedir. Karısı ve çocukları da birer insanken onların böyle bir yalan içinde yaşaması ve korkunç gerçeği keşfetmesi için mi yaşatacaktı onları? Gerçek sevgi, onları bu kötülükten kurtarmak olurdu.
Sonuçta Tolstoy’un vardığı nokta yaşamın anlamının “inanç”ta olduğudur. İnsan aklının dışında bir bilgi olarak “inanç”; mantık zemininde tüm doğru ve yanlış noktalarıyla insan hayatının anlamını oluşturmaktadır.
Tolstoy, kendisini entelektüel, zeki ve asil kandan bir aristokrat olarak görmektedir. Makale boyunca kendi görüşlerini Schopenhauer ve Süleyman ile birlikte anmaktadır.
Kendisini; dar görüşlü bir adamın ancak dar bir sonuca ulaşabileceği zümreye dahil etmiştir. ( 0=0 , 2+2=4)
Tolstoy’u bu yorucu ve yıllar süren düşünce mesaisine atan en önemli olay: “yaşamın manasızlığı” sonucuna varmış bir akıl yürütücü entelektüel olmasına karşın, asla kendisine en büyük iyilik olacak olan şeyi yani “hayatı sonlandırma” eylemini yapacak güçte olamamıştır. Bu çelişkili vaziyeti anlamlandırma ihtiyacı, düşünce fırtınalarının temel ateşleyicisi olmuştur.
“İnanç”a karşı ömrünün büyük kısmında güttüğü ön yargılar ve kabullenmez tavır, sahip olduğu bilginin eksik oluşu ayırdına varması ile yıkılmış ve arayışını “inanç” alanında netleştirmiştir.
“Er ya da geç hastalıklar ve ölüm gelecek ... bütün işlerim ... er ya da geç unutulacak ve ben kendim olmayacaktım. Öyleyse neden tüm bunlar için endişeleneyim? "
Tolstoy, yaşamın özü ile ilgili en iyi benzetmenin bir Doğu efsanesinde “Canavar tarafından kovalanan bir adam, boş bir kuyu bulur ve içine saklanır. Sonra kuyunun dibinde bir ejderhanın olduğunu fark edince kuyunun ortalarında asılı bir dala tutunur. Yukarısında bekleyen azgın bir canavar ve altındaki korkunç ejderha arasında dalda asılı dururken; biri siyah biri beyaz iki fare gelip adamın tutunduğu dalı kemirmeye başlar. Bu kargaşa içinde adam hemen önünde damlayan balı görür ve umursamaz bir halde balı yalamaya koyulur.” Yakalandığını söyler. Ejderha bizi bekleyen ölümdür, canavar ve fareler ise bize ölüme gidinceye dek eşlik eden hayatın tüm sıkıntıları. Damlayan bal ise hayatın tüm zevkleridir. Tüm bu zevkler kaçınılmaz olan ölümle yok olmaya mahkumdur. Her atılan adım bizi tek bir gerçeğe götürür, bu gerçek ölümdür. Ölümün bu şekilde tanımlanması ve hayatın manasızlığı
Tolstoy’un yaşama sevincini silip süpürür adeta. Tolstoy, yaşamak için bir sebep bulunmadığını ve yaşamın en büyük kötülük olduğunu düşünür.
Bu anlam arayışının bir noktasında Bilim’e başvuracaktır. Fakat bütün bilimlerin sağladığı onlarca güzel bilgiye rağmen bilim teselli sunmaz. Zira Tolstoy’un sorduğu gibi soruları cevaplamak gibi bir amacı yoktur bilimlerin. Hayatın anlamı hakkında bilgi mevcut değildir burada.
Felsefe gibi yarı-bilimlerin sadece sorulardan sorular türetmekle yetinip cevap arayışında olmaması, bilimin ise bu gibi sorularla uğraşmıyor oluşu, Tolstoy’u her şeyin anlamsız oluşuna sürükledi.
Ancak yine de bu “anlamsızlık” duygusunun basit, cahil ve nüfusun çoğunluğunu oluşturan insanlardan çok, entelektüel, akıllı ve eğitimli kesimi etkilediğini de şüphesiz fark etmişti.
Bu farklılığı anlamak adına çevresine baktı, ve kendi tabakasındaki herkesin sonuç olarak bu ümitsizlikten kurtulmak adına 4 farklı kurtuluş yolu olduğunu fark etti:
1)Cehalet: Bu, yaşamın kötülük ve saçmalıktan ibaret olduğunu bilmemek ve anlamamaktı. Bu insanlar ne kuyunun dibindeki ejderhayı, ne tepedeki canavarı ne de asılı oldukları dalı kemiren fareleri fark ediyordu. Sadece durmaksızın bal damlalarını yalıyorlardı. Bu zümreden öğrenilecek bir şey yoktu.
2)Epikürcülük: Bu grubun yöntemi ise yaşamın çaresizliğini bildiği halde insanın sahip olduğu olanaklar ile mümkün olabilecek en iyi şekilde yararlanarak ejderhaya, canavara ve farelere karşı gözlerini sıkıca kapaması ve balı yalamaya devam etmesiydi. Tolstoy, hayal gücü kıtlığı olmadığı için böyle bir yapaylığı asla kabul edemezdi. Gözlerini ejderha ve canavardan çeviremezdi. Ancak çevresindekilerin büyük çoğunluğu hayatlarını bu yol ile yaşanılır kılmaktaydı. Günümüzde “pozitif düşünce” denilen olay da bir çeşit epikürcülükten başka şey değildi.
3) Güç ve enerji yoluyla: Bu yöntemde ise hayatın manasızlığını keşfeden güçlü ve tutarlı insanların mantıklı olan tek yola, yani en büyük kötülük olan yaşamın sonlandırılmasına başvurmalarıydı. Hiç var olmamanın en büyük iyilik olduğu düşüncesine sahip ve bu düşünce ile amel edebilecek güçte insanlar derhal bu aptal şakaya bir son verirler. Yazar, bu yolun olabilecek en saygın kaçış olduğunu düşünmüş ve bu yolu seçmek istemişse de başarılı olamamıştır.
4)Zayıfların yolu: Bunlar kaçınılmaz olan hakikati görürler, fakat yaşamdan bir şey çıkmayacağını 3. Yoldakiler gibi bilmelerine rağmen çaresizce bir şeyi beklercesine hayata sarılırlar. Ulaştıkları bilgiyle amel etmeyi başaracak kudrette değillerdir. Tolstoy da bu zümreye dahil olduğunu düşünür.
“Şimdi anlıyorum ki şayet kendimi öldürmediysem bu, fikirlerimin geçersiz olduğuna ilişkin belli belirsiz bir bilinçlilikten kaynaklanıyordu.” (sf. 48)
“Hayat, dedim kendi kendime. Anlamsız bir kötülükten ibaret, bu kesin. Ancak bugüne kadar yaşadım ve hala yaşıyorum. Bütün bir insanlık bundan önce yaşadı ve bugün yaşamaya devam ediyor. Bu nasıl oluyor? Var olmamak mümkünken insanlık niçin var oldu? Hayatın anlamsız ve kötü olduğunu anlayacak kadar akıllı bir tek ben ile Schopenhauer mu var? “ (sf.48)
Bu düşünceler ile birlikte Tolstoy’un aklına bazı şüpheler düştü. Acaba hala bilmediği bir şeyler mi vardı? Cahiller de aynen Tolstoy gibi bilmedikleri bir şey olduğunda o şeyin aptalca olduğunu söylerlerdi.
Bu noktada akılla ulaştığı hayatın manasızlığı sonucu hakkında bazı çelişkiler hasıl olmuştu. Bir kere hayata tutunan, hayatın manasını anlamışçasına yaşamış ve halen yaşayan bir çoğunluk var. Yani ya
mantık dediği şey sandığı kadar akla dayalı değildi. Yahut da akıl dışı görünen ve asla kabul edemem dediği, çoğunluğun alametifarikası olan “inanç”, sandığı kadar akıl dışı değildi.
Öyle görünüyordu ki hayatın anlamı herhangi bir rasyonel, entelektüel bilgide değil, daha çok “irrasyonel” bir bilgide bulunuyordu. Bu irrasyonel bilgi inançtı. Bu çelişkinin doğuşuyla ilgili yolculuğu kısaca ifade etmek gerekirse:
Hayatın hiçbir anlamı olmadığı sonucunu çıkaran “akıl” ile aklı reddetmeyi gerektiren “inanç” arasında seçim yapılması gerekir. Fakat akıl, hiçbir şeyin mantıklı olmadığı sonucuna götürüyorsa, o zaman mantık irrasyoneldir. Ve inançta gördüğümüz üzere “irrasyonellik” anlam doğuruyorsa, o halde “irrasyonellik” hakikaten “rasyonel” dir.
Bilim esasında yalnızca gerçekleri verir. Ve sonsuzla sonsuzu, sonluyla sonluyu bağlayan ilişkiler kurar. Sonlu bir yaşamı sonsuz bir varlıkla ilişkilendirmez. Öte yandan her ne kadar inancın verdiği yanıtlar mantıksız ve canavarsa olursa olsun; sonlu bir yaşamla sonsuz olan arasında bağ kurabiliyor oluşu büyük bir avantajdır. Sadece inanç temellerini kabul ederek bir insan yaşamın anlamını kavrayabilirdi.
İnanç neydi? İnanç sadece “görülmeyenin bilgisi”, vahiy değildi. İnanç yaşamın anlamının bilgisiydi. İnanç, yaşamın gücüydü. “Bir insan yaşıyorsa bir şeylere inanıyordur. Eğer bir şeyler için yaşamak gerektiğine inanmasaydı, yaşıyor olmazdı.” Ve bu bilgi zengin ve entelektüel olanlarda değil; fakir ve eğitimsizlerdeydi. Anlam, basit bir yaşamda ve dini inançta idi.
<Tolstoy’un bu çıkarımını “iyimser teori” olarak açıklayan düşünürler de olmuştur. İnsanların arzularını gerçekleştirmeyi vaat eden her din, aslında gerçek bir insan olamayanlar için bir sığınaktı. Ve bu sebeple dünya görüşleri içerisinde en umutsuz, en karanlık olan seçilmeliydi ki eğer şans eseri kendimizi kandırıyorsak ve aslında umut varsa; en kötüyü umarak bir yolculuk yapıp çok daha iyisini bulmak daha onurluca olurdu. En kötü ve en iyi durum karşımıza çıksa dahi bu yöntemle insan ruhu aşağılanmayacak.>
“ Zariyat Suresi [56] Ben cinleri ve insanları, başka değil, sırf bana kulluk etsinler diye yarattım. “
Buğra Barış KOLÇAK