Gönderi

Puan vermedi·402 syf.··
2021 11. kitabı
·
22 günde okudu
·
Okunma: 31 Mart 2021 20:29
Mahpus'u okuyup bitirmek ile "Kayıp Zamanın İzinde", yolun yarısını geçmiş olmak aynı şey mi? Son sayfayı kapattığım an bunu düşündüm. Serinin devamında iki kitap var ama şu an düşündüğüm ilk dört kitabın giriş olduğu ve Mahpus ile birlikte, gelişmenin içinde nefes almaya başladığım oldu. Kitap içerisinden bire bir bilgi vermek istemiyorum, bu kitapta beni Aşk hakkında neredeyse eşittir kıskançlık saplantısı dışında etkileyen/dikkatimi çeken iki konuyu yazmak istiyorum. Bunların ilki ve daha önemlisi Proust'un anlatıcı olarak kendi adını Albertine'in ağzından "Marcel" olarak vermiş olmasıydı. Sadece bu bile serinin bu kitabına duygusal da olsa ayrıcalık katmakta. Diğeri Swann'ın ve Bergotte'un ölümü oldu. Kitabı okumamış olanlar için Bergotte'un dönemin etkili bir yazarı olduğu bilgisini verelim ama Swann için söylenecek o kadar çok şey var ki, bunu seriyi okuyacak olanlara bırakıyorum çünkü ilk kitap zaten "Swann'ların Tarafı" ile başlamaktaydı. Swann karakterini sevdiğimi yazmadan geçemiyorum. "Sevdiğimi yazmadan geçemiyorum" Peki ama nedir sevmek? Sevmenin şartları var mıdır? Standartları, kalıpları, olmazsa olmazları var mıdır? Ya da seviyorum dediğimde söylemek istediğim nedir, anlaşılan nedir? Swann'ı seviyorum derken onu anladığımızı mı söyleriz aslında? İnsan duygu dünyası, psikolojik yapısı bilimsel olarak o kadar karmaşık iken birini, sevmeye sebep olarak "anlamak" mümkün olabilir mi? Değil elbette. Sadece bize verilen bilgiler ve yapabildiğimiz gözlemler ile sınırlı olmak üzere ve "duyduğumuzun hiç birine, gördüğümüzün yarısına inanmak" düsturu doğrultusunda, anladığımızı düşünürüz. Ve severiz, nokta. Proust tam bu noktada "Sevdiğimiz zaman, aşk o kadar büyüktür ki; bir bütün olarak içimize sığmaz. Sevdiğimiz insana doğru karşımızdakinin hisleri dediğimiz şey; kendi sevgimizin çarpıp geri dönüşüdür. Bizi gidişten daha fazla etkilemesinin, büyülemesinin sebebi ise, kendimizden çıktığını fark edemeyişimizdir" der ve ekler “ İnsan sevdiği ile ilgili tam bir cehalet içinde yaşar” Öyledir ama sevmediklerimiz için de geçerli değil midir bu? Kitapta, Albertine'in Marcel tarafından evine misafir edilmesi ile başlayan "mahpus" psikolojisinin tahlilleri yapılır ve kişinin iç dünyasının sorgulamaları ile bizi başbaşa bırakır. Sevmek kıskanmak mıdır? Marcel'in dünyasında bana göre hastalıklı bir duygu olan kıskanmak tavan yapmaktadır. Albertine'i dış dünyanın olası tehlikelerinden korumak üzere evine hapseden ( bu zorunlu bir durum değil, Albertine'in de seçimidir) Marcel için durum karışıktır. Çünkü bu şartlar altında hapseden mi yoksa hapis olan mı gerçekte "mahpus"tur? Veya şöyle sorayım; mahpusluğun hangisi daha ağırdır, zihinsel olan mı fiziksel olan mı? Paris sosyetesinin salon toplantıları, Dreyfus davası ile ilgili gelişmeler ,M de Charlus ve Morel arasında yaşanan ilişki, hem kıskançlık hem aldatma açısından irdelenir ve kitabın konusu içerisinde yer alır. Duyguların; resimde renklerle, müzikte ise notalardan oluşan "cümlecik"lerle ifadesine ait güzel betimlemeler bulunmakta. Proust ile yaklaşık aynı yıllarda yaşayan Franz Kafka'nın bilinen deyişini anmadan geçemiyorum ve bunun Proust için mi söylendiğine dair aklımda soru oluşmasına engel olamıyorum ; "Kafesin biri, bir kuş aramaya çıktı" Artık Albertine kayıp. Kuş uçtu bakalım kafes ne yapacak?
1000Kitap
MahpusMarcel Proust · Yapı Kredi Yayınları · 20231,481 okunma
··
525 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.