Adı:
Mahpus
Alt başlık:
Kayıp Zamanın İzinde - Beşinci Kitap
Baskı tarihi:
2001
Sayfa sayısı:
402
ISBN:
9789753639859
Kitabın türü:
Orijinal adı:
La Prisonniere - A la Recherche du Temps Perdu
Çeviri:
Roza Hakmen
Yayınevi:
Yapı Kredi Yayınları
"Gerçeklik, meçhule giden yolda bir ilk adımdır sadece ve bu yolda pek fazla ilerlememiz mümkün değildir. En iyisi bilmemek, mümkün olduğunca az düşünmek, kıskançlığa en ufak bir somut ayrıntı sunmamaktır. Ne yazık ki, dış dünya olmasa da iç dünyamız bazı olaylar çıkarır karşımıza; Albertine gezintiye çıkmasa da, tek başıma düşüncelere daldığam zaman bulduğum bazı tesadüfler, bazen bana gerçekliğin küçük parçalarını sunuyordu; bu küçük ayrıntılar, tıpkı birer mıknatıs gibi, meçhulün bir parçasını kendilerine çekerler ve o andan itibaren, meçhul bize acı vermeye başlar." Kayıp Zamanın İzinde'nin bu cildinde anlatıcı, evine tutsak ettiği Albertine'e tutsak düşüp arzunun ve kıskançlığın girdaplarına dalarken okuru da peşinden sürüklüyor: sokak satıcıları, burjuvazi, Vinteuil Sonatı, sütçü kız, uyku ve düşler, Bergotte'un ölümü, Venedik arasında bir Paris... Girdaptan çıktığında ise iş işten geçmiş, başkahraman Zaman, perdeyi kapatmıştır bile.
Serinin beşinci kitabı. Evet çoğu bitti azı kaldı ama sorun ki seviniyor muyum? Hayır. Seriye bağlanmak ve her gün birkaç sayfa da olsa serinin cümlelerini okumak anlatılması çok güç duygular içeriyor benim için. Bu kitap ise seriye olan bağlılığımın sımsıkı bir hal almasını sağladı. Okuduğum her cümlesi bir altın değerinde. Art arda bir insan bu denli yüksek mertebeden cümleleri nasıl kurabilir diye düşünmeden edemiyor insan.
Proust’un kendini yıllar boyu bir odaya hapsedip bu seriyi öyle tamamladığını öğrendiğimde, insanlardan ve yaşamdan bu denli uzak kalmış bir insanın, hayatı böylesine iyi biliyor ve özetliyor oluşuna şaşırıp kalmıştım. Çünkü, Proust okuduğunuzda aslında hayatın kendisini okursunuz. Bunu daha önce de söyledim biliyorum ama bu nokta çok önemli benim için. Kimileri seriyi okurken çok sıkıldığını söylüyor, Fransız burjuvazi yaşantısındaki detayları okumayı gereksiz görüyor ama bana göre gerçek edebiyat tutkunları bu cümlelerde gündelik yaşantılarda fark edilemeyen ve bir eseri önemli kılan detayları yakalayacaktır, bundan eminim. Ben öyle okuyorum bu cümleleri. Yaşarken hissettiğim duyguları okurken buluyorum. Benim hislerimi Proust benden daha iyi açıklıyor. Bir aşk veya uyku Proust’un tarifleriyle yeniden vücud buluyor ve gerçeğin yerini alıyor. Hiçkimse onun kadar detaylı açıklayamayacak duyguları, bundan da eminim.
Gelelim kitabımıza. Serinin adının güzelliği inkar edilemez, bu kitabının adı da içeriğine en uygun şekilde seçilmiş. Sevdiğimiz insanı kaybetme korkumuz, onu hapsetme isteği oluşturur insanda. Bu dürtü ilkel tarafımıza hizmet eder. Proust da sevdiği kadını evine hapseder ve onu kimseyle paylaşmak istemez. Bunu da sevdiği kadının kendini mutlu etmiyorsa bile, kendisinden başka kimseyi mutlu etmiyor oluşundaki aldığı haza bağlar. Sevdiği kadını belki evinde hapseder ama bilmediği bir şey vardır; kendisi de bu marazi aşka hapsolmuştur. Mahpus ettiği şey kendi özgürlüğünü saklamaktadır. Yani mahpus edileni salsa kendisini en dipsiz kuyulara bırakmış olacaktır. Bunu yapamaz, ama bir yandan da karşısındaki tutsağın içinde bulunduğu durumdan rahatsız olur. Bütün bu olayların etrafında yaşananlar insana sevgiyi sorgulatır.
Proust’un yıllar boyu süren yazma macerasında sonlara geliyorken kaleme aldığı cümlelerin farklılığı yadsınamaz. Cümlelerdeki olgunluk okuyucuyu sarıp sarmalayan bir havaya sahip.
Proust’a göre büyük yazarlar hayatları boyu tek bir büyük eser bırakırlar. Onun neden böyle düşündüğünü başlarda anlayamamıştım ama şu an onu çok iyi anlıyorum. Yazarları büyük yapan, içlerindeki en büyük amaca hizmet eden yazıları kaleme almalarından geçiyor sanırım. Sonrasında yazdıkları yaşama tutunmalarına yardımcı olan birer çengel görevi yapıyor. Yazacak şeyleri bitince onlar için yaşam da bitiyor
Seride dikkatimi çeken bir başka konu da Proust’un seçtiği figürleri seçme nedenleri oldu. Araştırdım ve seride geçen sanatçıların gerçek hayatta yaşamadığını gördüm. Yazarın oluşturduğu iki ana sanatçı var; bunlardan biri ressam olan Elstir, diğeri de müzisyen olan Vinteuil. Proust zihninde oluşturduğu bu sanatçıların eserlerini öyle bir yorumluyor ki gerçekte böyle bir eserin varlığından söz edebiliyor insan neredeyse. Bu betimlemeler sayesinde kitabı okurken gerçek bir tabloya bakıyor veya sonatı dinliyor hissi oluşuyor insanda. Bu da yazarın sanata olan ilgisini ve sanat bilgisinin büyüklüğünü gösteriyor.
Seriyi okumak ve onun hakkında bir şeyler yazıyor olmak beni oldukça mutlu ediyor. Belki birileri yazdıklarım sayesinde Proust okumaya karar verir ve bu eşsiz bucaksız deryaya dalar diye bütün çabam. Ben seriye kaldığım yerden devam ederken sizlere iyi okumalar diliyorum.
“Aşk karşılıklı işkencedir”
-Marcel Proust-
Çocukken okuduğum bir mesnevi hikayesinde sapasağlam bir adam ansızın yataklara düşüyordu,doktor muayene esnasında hastalığı hiçbir şekilde tespit edemeyip son çare olarak adamın kulağına kadın isimlerini tek tek saymaya başladı ve elini hastanın kalbinin üzerine koydu.Sırayla isimleri söylerken birinde adamın kalp atışlarının hızlandığını fark etti ve şöyle dedi;”Senin hastalığın aşk hastalığıdır!” Hikayenin gerisini hatırlamıyorum,zaten ehemmiyeti de yok.

Tanrı Adem’le aynı topraktan “Lilith”i yaratır,Lilith,cinsi münasebette Ademin altında olmayı kabul etmez,üste çıkmak ister.Bu Ademin gururuna dokunur ve anlaşmazlıklar çıkar.Lilith “Adem”i terk ederek ilk kadın feminist olarak tarihe geçer.Sonrasında Tanrı Ademin durumuna üzülür ve Ademin kaburgasından “Havva”yı yaratır.Havva hep alttadır,hizmetlerini yapar ve Ademi mutlu eder..

Mitolojinin en güzel tarafı gerçekleri ters yüz ederek gün yüzüne çıkarmasıdır.Çoğu zaman bir efsane bize olduğu hali ile çok saçma ya da mantıklı gelebilir.Gerçeklik çoğu zaman kişinin bilincinde şekillenir,oysa gerçek diye bir şey yoktur,olmadığı için gerçektir zaten.Çoğumuz Havva gibi kadınların hayalini kurar,Lilith’lere aşık oluruz.Altımızdakini hor görür,üstümüzdekine hayranlık duyarız.Havva’ların en ufak şımarıklığını çekilmez bulur,Lilith’lerin her yanlışına hayranlık duyar ve kendimizi kandırırız.Çünkü biz insanız,saatimiz bozuktur ama doğru işler,saniyeler yine 60,dakikalar yine 60 olacak şekilde işler,yanlış olan tek şey saatin gösterdiği genel göstergedir.Kısacası zihin saat gibidir,tek bir yanlış tüm doğruları yanlış bir şeyi göstermek üzere hareket ettirir.Zihin bir kez kandırılmaya ayarlandıysa geri kalan yalanları uydurmak saatin işlemesi kadar kolaydır.Şizofreni için tek bir hayal yeter,uydurduğumuz kahraman bizim tüm gerçekliğimizi bozar ve yeni bir dünya kurarız.Ortada tek bir çözümsüz muamma varsa o da Havvaların Lilith zannedilmesidir.Gerisi zaten mevcut,kaburga ve bir tanrı eli.Beyninmiz garip bir şekilde mitolojideki gibi işler.Mitoloji de tek bir yalandan doğar,üzerine kolektif yalanlar eklenir ve bir dünya kurulur.Mitomani de böyledir.Her aşık azılı bir mitoman,azılı bir obsesiftir.Kısacası aşk karşılıklı işkencedir.Proust’un bahsettiği gibi değil ama aşk “Benim ve Benim” aramda karşılıklı bir işkencedir.Çünkü ortada “Lilith de yoktur Havva da yoktur.İkisi de bizim uydurmamızdır.Zeki diye göklere çıkardığımız kadın aslında ahmaktır,namus timsali zannettiğimiz erkek aslında et peşindeki bir kuduz köpektir.(istisnalar vardır yanlış anlaşılmasın) Aşk kısacası karşılıklı yanılsamadır.Karşı karşıya koyulmuş iki ayna misali sayısız yalan ve entrika üretir.Geriye sadece psikolojik bir enkaz kalır.En kötüsü şarkı dinleyemez,şiir okuyamazsınız :)

Çağdaş psikiyatri’nin düştüğü en büyük yanılgı şüphesiz aşk hastalığını seretoninin salgılanmasındaki azalma ya da feromonların salınımındaki çoğalma ile açıklamaya kalkışmasıdır.Aşk bir obsesyondur,elbette belirli bir nöropsikolojik süreçten geçer.Fakat asla bir takıntı çeşidi ile açıklanacak kadar basit değildir.Takıntı sadece bu sürecin bir parçasıdır.Takıntıya düşen zihin “Mahpus”tur.Ruhuyla ve bedeniyle tam bir “Mahpus”.Jung asla Freud’dan büyük değildir,onu büyük yapan ruhsuz ruhbilimi reddetmesidir.Dostoyevski’nin ölümsüz eseri Karamazov Kardeşler’de Fetyukoviç’in dediği gibi psikoloji ikiuçludur.Bir ucu her zaman sizi yanıltır.Bir ucu ruh,diğer ucu fizyolojidir belki de.Belki de bir ucu Lilith diğer ucu Havva’dır.Bir yanımız şeytan bir yanımız itaatkar bir ana elidir.

Mahpus tam da insan psikolojisinin en büyük sorununu işliyor.Aşk karşılıklı işkencedir.Heyhat! çoğu zaman kaçtığımız acının mahpusu oluruz.O acı bizi yerin yedi kat dibine soksa dahi onu yeniden yaşamak uğruna sürekli bir çaba sarfederiz.Tıpkı Sisifos gibi bir kayayı zirveye taşımakla mükellef bir askerizdir.Ne yaparsak yapalım o taş zirveye çıkmayacaktır ama yine de yaparız.”Çözüm” beynimzdedir yani sorunun olduğu yerde.Psikolojinin ikinci ucu burada devreye girer ve bir kısır döngü oluşturur.Bu aynı zamanda “Sorun” da çözümü olduğu yerde demektir.Bu çelişki Mahpus’u her zaman meçhulun kapılarını sonuna kadar usanmadan aşındırmaya iter.

Kapılar kapanır,hasta obsesyon(takıntı) ile yetinmez kompulsiyon(zorantı)lar baş gösterir.Birey artık tam manasıyla hastadır.Zihni bir başka iradeye teslim olmuş,kendi gerçekliğinden kopmuştur.Yaşamının tek amacı “o”dur.O ise ondan köşe bucak kaçmıştır.Geride her zaman bir Albertine usulu ile deliller bırakmıştır.Usta bir katildir her Albertine ve usta bir Marcel’dir her aşık.Deliller ustaca bırakılır,bir nişane gibi alır ve saklar Marcel’ler onları.Her polis katile aşıktır,polisleri katillere var eder.Aksi halde film başlamadan biter.İki uç lazımdır,katil-polis,Albertine-Marcel….Takıntı yönünü değiştirir.Hastalık da adını..Aşk artık aradan çekilmiş takıntının kendisi bir takıntı olmuştur.Birey artık takıntılarla vardır.Sadece bir iz sürücüdür ve başka bir amacı yoktur.Facebook,instagram,whatsapp her yerden engellenir,fakat hatıralar vardır.Onların izini sürer ve asla vazgeçmez bundan tıpkı sisifos gibi,o taş zirveye çıkmak zorundadır…

Zaman tıpkı yazım gibi iç içe geçmiştir romanda.Kaç yaşında ismini bilmediğimiz kahraman ilk defa ismini açıklar 3000 sayfalık dev romanın 5. Cildinde.Ben Marcel’im diye haykırır.Okuyan her insanı en az benim kadar paramparça eder.Kaldırmak zordur,bu duygulara yabancı değilseniz.

Herşeyi birbirine kattık madem söylemeden geçmeyeyim.Havvalar,Lilith’ler,Albertine’ler,uydurduğumuz diğer sevdalar…Hepsi bizim uydurmamızdır.Proust’un dediği gibi “insan sevdiği ile ilgili tam bir cehalet içinde yaşar” Kendi yalanlarımıza inandıkça ve kendimizle yüzleşmedikçe asla bu hastalıktan kurtulamayız.Psikoloji iki uçlu değildir sadece iki uçlu bir kancadır aslında.Bu kancanın şehvetine kapıldığınız anda kurtulmanız çok zordur.Bu mahpusluk sevdiğinizin ölmesi ile de son bulmaz.Heyhat bu ne büyük yanılgıdır.Hatıralar varken psikiyatri neyin tedavisini yapmaktadır.Kendinizi asla küçük görmeyin,aşk her zaman aşık olduğunuz insandan büyüktür.Ben kendi içimde defalarca öldürdüm Lilith’lerimi ve Havva’larımı tekrar dirilmeleri için bir kıvılcım yetti de arttı.En sonunda kendimi öldürdüm ve bu yaradan kurtuldum.Artık sevemeyeceğim,özgür ama duygusuz,rahat ama sevgisizim.Bu sefer gerçekten iyileştim.Artık whatsapptan eski mesajları okumuyorum,Twitter’dan takip etmiyorum ve artık onun isminin geçtiği şarkıları dinleyebiliyorum.Ve artık tüm kadınlardan topyekun nefret etmiyorum,bazılarının ellerini,bazılarının gözlerini,bazılarının içtenliğini seviyorum.Bunların hepsini Proust’a borçluyum.Ve Mahpus benim tüm hayatımın bir özeti sanki.Kayıp Zamanın İzinden kendi Ayıp Zamanımın izine geçmenin sancısı artık beni eskisi kadar yaralamıyor.Dünya daha çekilebilr,insanlar daha sevilebilir.Kendi içimde kadınlar yetiştiriyorum,onu seviyorum ve biliyorum hepimiz aslında bir parça karşı cinsiz.Proust bunu da bize öğretiyor.

Ben ne kadar anlatsam nafile.Hepsi biraz deli saçması.Adeyyo şarkısı dinlemek daha mantıklı.Yazdıklarımda en ufak bir mantık yok tıpkı aşk ve psikoloji gibi.Bir bütün haline gelmedikçe hiçbiri anlamlı değil,kim okur bu kadar kim sabreder bilmiyorum.Sabrettiyseniz bilin ki sitede bir çok şeye kızgın da olsam birçok şeyi çok özledim.Muhtemelen yine kapatacağım.Hem içimdekileri dökmüş hem sizi görmüş oldum.Her şey yolunda sevgili dostlar ben yine aynı benim  Bu da bir inceleme değil her zamanki gibi.Sadece içimdekilerin yansıması…Eğer yine kapatırsam aklınızda bulunsun dünyada 6 Milyardan fazla insan var asla “1”inin mahpusu olmayın….Sevgiyle..

Benzer kitaplar

Seri bitmek üzere:(

1. Swann'ların Tarafı
2. Çiçek Açmış Genç Kızların Gölgesinde
3. Guermantes Tarafı
4. Sodom ve Gomorra
5. Mahpus
6. Albertine Kayıp
7. Yakalanan Zaman

Beşinci kitap olan ‘’Mahpus’’u ayrı bir keyifle okudum. İlk iki kitapta olduğu gibi Proustvâri betimlemeler, tahliller bir kez daha yazara hayran olmama neden oldu. İlk iki kitabı da aynı duygularla okumuştum. Şu ana kadar seride beni en çok zorlayan kitap ‘’Guermantes Tarafı’’ oldu. Kayıp Zamanın İzi’ni sürerken yokuşu çıkmak gibiydi 3. kitabı okumak. Ama ne kadar zorlasa da o yokuşu tırmanmak ve o yükseklikten bakmak gerekiyordu belki de…

‘’İnsan kendini ancak zaman içinde anlayabilir. (s. 69)’’ diyor Proust. Seriyi okurken en çok düşündüğüm, kendime sorduğum ; ‘’İnsan, neden bu kadar geçmişte yaşar?’’ sorusunun da cevabını veriyor aslında yazar. Çaya batırılan bir madlenle ya da yanından geçip gittiği bir akdikenle ait olduğu zamandan sıyrılıp geçmişte yaşamaya başlıyor Marcel. Aslında kendini anlamaya, tanımaya çalışıyor bu yolculuklarla. Ölümü, aşkı, dostluğu yaşarken nasıl yaşadığını tekrar tekrar düşünüp kendini değerlendirip anlamaya çalışıyor. O kendini anlamaya çalışırken bize de kendimizi anlama çabasına girme fırsatı sunuyor. Bu seri genel olarak okuyanı duygulandıran, kalbini sızlatan bir kitap değil. Aşk, özlem, tutku, sevgi var evet, ama yazar bu duyguları tüm şiirselliğine rağmen lirik bir dille anlatmamış okuyucuya. Cümleleri, tasvirleri, tahlilleri tüm şiirselliğine rağmen o kadar akıllıca ki kalbinizden çok beyninizle hayran oluyorsunuz Proust’a.

Mahpus’a gelince aşkı, kıskançlığı, tutkuyu, saplantıyı okuyana bütün yönleriyle hissettiriyor kitap. Hapsedilenden ziyâde hapseden aslında mahpus bu kitapta. Kıskançlık duygusunun sınırlarını nerelere vardırdığını kıskanan ve kıskanılan açısından o kadar güzel anlatmış ki yazar, çevremdeki insanları, davranışlarını bir kez daha farklı açılardan düşündürdü bana.

Serinin diğer kitaplarında hâkim olan; burjuva hayatı ve aristokrasi tüm ayrıntılarıyla Mahpus’ta da anlatılmaya devam ediliyor. İnsanların aslında olan ve yansıttıkları karakterleri arasındaki farkı, davranış ve duygularını adeta bir mikroskop altında incelemeye; o müthiş gözlem gücüyle yansıtmaya devam ediyor Proust. Bu kitapta farklı olarak olaylara, insanlara daha öznel bakmış, eleştirel bir üslûpla sosyeteyi kaleme almış; kendini de daha çok ortaya koymuş, duygusal ve fikir dünyasını daha samimi bir dille anlatmış sanki.

Serinin bu kitabını çok çok sevdim, son iki kitabı da aynı duygularla okuyacağımı umuyorum.
Kayıp Zamanın İzinde serisinin 5’inci kitabı olan “Mahpus” hakkında ilk olarak söylenmesi gereken ve eminim ki tüm okurları oldukça fazla sevindiren husus, önceki 4 kitabında hiçbir şekilde belirtmediği anlatıcının adını bu kitapta açıklamış olmasıdır.

Proust sahip olduğu o müthiş zekasını, kitaba “Mahpus” adını vermekle bir kez daha bizlere açıkça göstermektedir. Mahpus olarak,Balbec’ten dönerken birlikte geldiği ve evinde konuk olarak ağırladığı ve böylece kıskançlığından dolayı bir çeşit tecrit altına aldığı Albertine’den bahsettiğini düşünürken; kitabın sonlarına doğru asıl “Mahpus”un, bir zamanlar davetten davete koşan ama artık Albertine’i elinde tutmak amacıyla dışarıya adım atamaz hale gelen kendisi olduğunu anlıyoruz.

Albertine’i evine kapattığı sözünden, onu tamamen dışarıdan tecrit ettiği anlaşılmasın. Çünkü Albertine yine eskisi gibi özgür, hatta Marcel’in serveti sayesinde çok da lüks bir hayata sahip olarak istediği yere gidebilmektedir. Bu da tabiki, tutarsız ama tutkulu bir aşık olan Marcel’in olağandan öte bir kıskançlık hissetmesini, onun attığı her adımı, görüştüğü herkesi öğrenme güdüsüyle dolmasını sağlamaktadır.
Bir adam düşünün sevdiği kadına olan kıskançlığından eve mahpus etmiş, ama bu mahpusluk aynı zamanda adamın da kadındaki hapsolmuşluğu.

Kadınlar, ilişkiler üzerine daha yoğunlaşmış ifadeleri var artık bu ciltte. Bu yüzden de daha kolay algılayabildiğimiz, kendimizle özdeşleştirebileceğimiz durumlar mevcut.
Yine bir kemancının, piyanistin eserleriyle başka dünyalara dalıp, o dünyaları bize anlatıyor. Mitolojiden, felsefeden benzetmelerle olayları aktarıyor.
Hiç bitmesin istiyorum. Böyle eserler, böyle doluluk, yoğunluk çok nadir bulunur.
Ya gerçekten kitabın sonunda yine şok oldum. Albertine ne zaman gidiyor gitçek diye içimden söylenirken kitabın sonunda birden gidince resmen kahramanımızdan daha çok üzüldüm. Sanki ben terkedildim. Kitaba iyice bağlanıyorum sanırım bitirdiğimde keşke bitmese dicem konuya hakim olduktan sonda okuması çok rahat ilk kitapta öyle yorulmuştum ki. Gün içinde hemen serinin diğer kitabına başlıcam. Bakalım beni nasıl bir aşk acısı bekliyor.
Serinin beşinci kitabı tarz olarak diğerlerinden farklı değil. Seri kitaplara yorum yazmak bu yüzden diğer kitaplara yorum yazmaktan daha zor bu yüzden. Bu kitapta kahramanın kıskançlığı yüzünden sevgilisini evine hapsetmesi anlatılırken kendisinin de bu kıskançlıktan dolayı yaşadığı mahpus hayatı anlatılıyor. Bir önceki kitapta anlatılan eşcinsellik bu kitapta da devam ediyor.
''Vücudumuz, sadece bacaklar, kollar gibi uzuvlardan oluşsaydı, hayata tahammül etmek kolay olurdu. Ne yazık ki, içimizde kalp adını verdiğimiz o küçük organı da barındırırız.''
İnsan ancak ulaşılmaz bir şeyleri içinde barındırmasından ötürü peşinden koştuğu, sahip olmadığı bir varlığı sevebilir.
Marcel Proust
Sayfa 373 - YKY
Aşk belki de bir heyecanın ardından ruhu sarsan çalkantıların yayılmasından başka bir şey değildir.
Marcel Proust
Sayfa 18 - YKY

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Mahpus
Alt başlık:
Kayıp Zamanın İzinde - Beşinci Kitap
Baskı tarihi:
2001
Sayfa sayısı:
402
ISBN:
9789753639859
Kitabın türü:
Orijinal adı:
La Prisonniere - A la Recherche du Temps Perdu
Çeviri:
Roza Hakmen
Yayınevi:
Yapı Kredi Yayınları
"Gerçeklik, meçhule giden yolda bir ilk adımdır sadece ve bu yolda pek fazla ilerlememiz mümkün değildir. En iyisi bilmemek, mümkün olduğunca az düşünmek, kıskançlığa en ufak bir somut ayrıntı sunmamaktır. Ne yazık ki, dış dünya olmasa da iç dünyamız bazı olaylar çıkarır karşımıza; Albertine gezintiye çıkmasa da, tek başıma düşüncelere daldığam zaman bulduğum bazı tesadüfler, bazen bana gerçekliğin küçük parçalarını sunuyordu; bu küçük ayrıntılar, tıpkı birer mıknatıs gibi, meçhulün bir parçasını kendilerine çekerler ve o andan itibaren, meçhul bize acı vermeye başlar." Kayıp Zamanın İzinde'nin bu cildinde anlatıcı, evine tutsak ettiği Albertine'e tutsak düşüp arzunun ve kıskançlığın girdaplarına dalarken okuru da peşinden sürüklüyor: sokak satıcıları, burjuvazi, Vinteuil Sonatı, sütçü kız, uyku ve düşler, Bergotte'un ölümü, Venedik arasında bir Paris... Girdaptan çıktığında ise iş işten geçmiş, başkahraman Zaman, perdeyi kapatmıştır bile.

Kitabı okuyanlar 62 okur

  • Burcu Süzgün
  • Eskici
  • Boş Vermişim Dünyaya
  • Ekrem Yasin
  • Sinan Yalnız
  • Çağla Dündarcan
  • serpil
  • tahta kitap
  • Hafif SIYRIK
  • causa sui

Yaş gruplarına göre okuyanlar

0-13 Yaş
%2.6
14-17 Yaş
%0
18-24 Yaş
%12.8
25-34 Yaş
%51.3
35-44 Yaş
%25.6
45-54 Yaş
%2.6
55-64 Yaş
%2.6
65+ Yaş
%2.6

Cinsiyetlerine göre okuyanlar

Kadın
%51.8
Erkek
%48.2

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%64 (16)
9
%16 (4)
8
%20 (5)
7
%0
6
%0
5
%0
4
%0
3
%0
2
%0
1
%0