Mahpus (Kayıp Zamanın İzinde Serisi Beşinci Kitap)

·
Okunma
·
Beğeni
·
3.578
Gösterim
Adı:
Mahpus
Alt başlık:
Kayıp Zamanın İzinde Serisi Beşinci Kitap
Baskı tarihi:
Temmuz 2018
Sayfa sayısı:
402
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789753639859
Kitabın türü:
Orijinal adı:
La Prisonniere - A la Recherche du Temps Perdu
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Yapı Kredi Yayınları
“Gerçeklik, meçhule giden yolda bir ilk adımdır sadece ve bu yolda pek fazla ilerlememiz mümkün değildir. En iyisi bilmemek, mümkün olduğunca az düşünmek, kıskançlığa en ufak bir somut ayrıntı sunmamaktır. Ne yazık ki, dış dünya olmasa da iç dünyamız bazı olaylar çıkarır karşımıza; Albertine gezintiye çıkmasa da, tek başıma düşüncelere daldığım zaman bulduğum bazı tesadüfler, bazen bana gerçekliğin küçük parçalarını sunuyordu;
bu küçük ayrıntılar, tıpkı birer mıknatıs gibi, meçhulün bir parçasını kendilerine çekerler ve o andan itibaren, meçhul bize acı vermeye başlar.”

"Kayıp Zamanın İzinde"nin bu cildinde anlatıcı, evine tutsak ettiği Albertine’e tutsak düşüp arzunun ve kıskançlığın girdaplarına dalarken okuru da peşinden sürüklüyor: Sokak satıcıları, burjuvazi, Vinteuil Sonatı, sütçü kız, uyku ve düşler, Bergotte’un ölümü, geçmişte kalan Balbec’le düşlenen Venedik arasında bir Paris...

Girdaptan çıktığında ise iş işten geçmiş, başkahraman Zaman, perdeyi kapatmıştır bile.
402 syf.
·6 günde·10/10
“Kendi ellerimle şekillendirdiğim ve ebediyen içine hapsolacağım ışıklı bir kafes görür gibi oldum.”


Kayıp Zamanın İzinde serisinin 5. kitabı olan Mahpus, diğer ciltlerin taşıdığı prototipin cisimleşmiş, rayına oturmuş, sorgulama mekanizması içinde tutsak kalan bir insanın gelgitlerini en canlı genişliğiyle gösteren/göstergeleyen halidir. Peki, Kayıp Zamanın İzinde hayatın neresindedir?


3.000 sayfalık dünyanın en uzun romanı içerisinde çok sık rastladığımız davetler, edebiyat ortamları, eşcinsel ilişkiler, otantik snoplar, metresler, hayat kadınları, kutsanan şehirler, ziyaretler, yalanlar ve insanoğlunun zayıflığına şahitlik eden birçok unsur, bu sayfaların arasında gizlenen parçalardan ibarettir. Her insan kendi adasında birer Crusoe değil midir? İnsan kendi adasında yalnız kalmak için geride çok fazla hikaye bırakmıştır ve artık orada olduğuna göre parçaları toplayabilir, dahi bir yazarın cümlelerinin öğretisiyle silah ve zırhını oluştururak büyük bir sorgulamanın içinde bulur kendisini. Yine, her zaman korku vardır ancak bilerek lades demenin zevki hiç böylesine yaşanmamıştır.


“(…) Mevsimler artık ruhlarda” demişti bir yazar. Yedisinde neysek, yetmişte o olacağımız söylenmişti, öyleyse aradan geçen zamanın, çehremizdeki değişiklikler gibi ruhumuzda da farklılıklara yol açabileceğini düşünebilirdik. Sürekli bir değişim dehlizi içinde bulunan insan yaşadığı çevrenin birer parçası haline gelirdi çünkü. Bu bir tutsaklık ise en yakınımızla geçirdiğimiz geniş anlar ‘Mahpus’luk zamanları mıydı?


“Albertine’in varlığı, Albertine’le birlikte yaşamak beni bunlardan mahrum ediyordu işte. Mahrum mu ediyordu? Tam tersine bana bunları bahşediyordu diye düşünmem gerekmez miydi? Albertine benimle birlikte yaşamasaydı, özgür olsaydı, bütün bu kadınları onun arzu ve hazlarının muhtemel hedefleri diye görecektim haklı olarak. Yoksa her şeyden, (…) nefret edecektim.”


“Bir insana mı aitiz yoksa zamana mı?” Bu kitap hakkında sorulacak en köşeli cümle. Bu soruları Proust’un yukarıdaki cümlesinden yola çıkarak sıralayabiliriz: Zaman, zamandan mı ibarettir? Bir zamana aitsek bir insana da ait olmaz mıyız? “Ait olmak” bir teslimiyetin sorgulanışı mıdır, yoksa paylaşmanın özgürlüğü mü? Bir insana ait olmadan, zamana ait olmak fark edilebilir bir şey midir? Zaman-insan-mekan tasavvuru içerisinde boy gösteren farklı yaklaşımlar Kayıp Zamanın İzinde'nin, dolayısıyla Mahpus’un çok yönlü derinliğini açıklamaya kânîdir.


Diğer ciltlerde olduğu gibi Mahpus’ta da iç içe geçen hikayelerin bağlantıları ani geçişlerle sıkılaşır; Dreyfus aleyhtarlığını yeren satırların noktası konulmamışken, anlatıcının büyükannesi ile olan anılarına, oradan Albertine’in ilişkilerine, M. Charlus ve Morel’in sadakatsizliklerine, aynı anda ve sıkıştırılmış olarak birçok noktanın üzerinde durmuş oluruz. Ve her şey bir tekrarlar silsilesi gibidir, farklı karakterlerin benzer ihanetlerine şahitlik ederiz roman boyunca; hayatımıza giren her insanın bir ikizini içimizde taşırız Proust’a göre ve bu farkına varamadığımız izdüşümü bizi alışkanlıkların insanı haline getirir… Anlatıcı, Albertine’le konuşurken -hatırlamanın doğasında hatırlayamama vardır- hatırlayamama kusurları gün yüzüne çıkar. “Uzun süre boyunca hatırlama melekesine sahip değilimdir." Tanımayla geçen uzun süreçlerin değişimleri de beraberinde getirmesi romanın gerçeğe olan yakınlığını gösterir niteliktedir. İnsan beyni magazin gibidir; duyulan bir nesne, bir doğa parçası, bir eşya tahayyülde ucuz ve spesifik unsurlar -insana olan yaklaşım gibi- kazanır. Bir insanı paralamak isteyen bir söylenceye olmadık şekiller giydirerek zihnimize bunu kabul ettirir ve yapacağımız onlarca tanımdan soyutlandırmış oluruz, -ki bu zihindeki imgeyi ufak kırıntılar halinde oluşturmaya, kendi içinde yanlış kanılara sebepler yaratır. Zihnimiz, -Proust’un ifadesiyle- bir tür eczane gibidir, kötüye yorar ve ikonlar yaratma eğilimindedir. Romanda karşımıza çıkan yüzlerce kusurlu insanın ortak noktasıdır bu: Çoğu insan tek bir noktaya odaklanarak birçok şeyi ucuz yaftalardan, kötü hatırlamalardan ibaret hale getirir. Anlam yüklemek? Gördüğümüz bir canlı bize bir şey anımsatmıyor ve bizim ona anlam yüklememizi gerektirmiyorsa, gördüğümüz canlı bizim için aslında yoktur ve bakmaktan görmeye geçememişizdir. Üç yüz sayfalık bir kitabı 20 dakikada hap olarak aldıktan sonra aynı boşlukta gezinerek gerçek manasıyla bir okuma yaptığımızı zannetmemiz gibi. Dolayısıyla nesneleri görmenin bakmak ile ilgili olmadığı kanısına varabiliriz, görmenin hali ve duygulanımlar -farklı olması yanlış olduğu anlamına gelmez- kurulan bağın esas noktalarıdır.


Nuh, kavminin sel felaketiyle yok olduğunda altı yüz yaşındaydı ve çevresindekilere bakmak için yeterince zamanı olmuştu ancak çevresindeki nesnelerin orada olduklarını, kendi alanında kalıcı oldukları gerçeği, çevresindekilere yaklaşım olarak, yeniden bir yaratıyı ona düşündürmedi çünkü bir şeyin fiziksel olarak varolması, o şeyi fark etmemiz için yeterli bir neden olamazdı, ki fiziksel varoluş nesneyle aramıza bir set çekmekteydi. Nuh da asırlar süren yaşamında dünyaya buna benzer hisler beslemişti, ta ki sel felaketiyle tam tersinin doğru olduğunu görene kadar. Her şey güzel giderken bir şeyleri göremeyişimiz normaldir ne de olsa. Mahpus, zihnimizin görüntüler dünyasının seçkisidir ve böylelikle kendi yaratısını gerçekleştiren bir kelime haline gelir.


Proust Yaşamınızı Nasıl Değiştirebilir kitabında, romanın anlam arayışı üzerinde ve bu konunun çizgisinde önemli tezlerin olduğunun altını çizelim. Botton, bir şeyin fiziksel kanıtı varken o şeye akıl gözüyle bakmamanın faydasız bir benimseme olduğunu ifade eder. Nuh’un gemideki iki haftası, çevresindeki şeylerin özlemiyle geçmişti ve doğal olarak onları göremeyince belleğinde yeni imgelemlerin -ağaç, dağ, çiçek- görüntülerine yoğunlaşır ve böylece 600 yıllık hayatında onları ilk kez görmeye başlardı. Zamanın niteliği insanı özgürleştirebilirdi ancak rakamlar mahpusluktan kurtulmak anlamına gelmiyordu. Dostoyevski’yi Dostoyevski yapan Sibirya’daki sürgünü değil miydi? Asla yalnız kalmayı bilmeyen ve etrafında sürekli kalabalıklar bulunduran bir insan, kapalı fanüslerin ardındaki tefekkürün anlamını nasıl bilebilirdi?


“Hoşlukla geçen bir dem, ömr-i Nuh’tan kıymetlidir.”
Selîmî


Kayıp Zamanın İzinde’de ilk kez anlatıcının (Marcel) gerçekten Proust’un kendisi mi olduğunu düşündüm. Anlatıcı da alışkanlıkların insanıydı ve bu yüzden kendisine tanıdık gelen her şeyi küçümsemişti, böylesine açık bir şekilde hatalar girdabına yüklenen bir karakter ancak romanın göstergebilim tarafını konuşturabilir ve dolayısıyla Anlatıcı, Proust’un parçalarını almış olabilir sadece, tıpkı Vinteuil’in dahi bestecilerin karışım modellemesinden ibaret olması gibi.


Anlatıcı kıskançlık acısının ne olduğunu anlatmaya başlamıştır. Albertine’in ve binaenaleyh kendisinin gerçek kişiliğini sorgulayarak mercek altına alması, insanın sığındığı sanat bu ciltte iç içe geçmiştir. Albertine anlatıcı için gizemini tam olarak korumaktadır. Albertine acı demektir. Ancak Marcel'in mantığı gerçeği örtbas etmek, Albertine’le yakınlaşmak için sürekli yalanlar uydurur. Onun ortaya çıkan çelişkileri ve yalanları, bir yandan onu terk etmesi gerektiğini söylemesine, diğer yandan da onu bırakma korkusunu göze alamayıp daha fazla sorgulama eğilimini deşmesine neden olur. Mantık iyileştirme gayretiyle arzunun peşinden sürüklenir. Bir gerekçe göstermediğinde oluşan boşluk ruhu kemirir ve duygular zamanaşımına uğrayarak acıyı kemikleştirir. İşte tüm bu gelgitlerin arasında yaşanılanlar anlatıcının cümlelerini hiç olmadığı kadar sivrilterek seride deyiş haline gelen satırların nirvanasını tatmamızı sağlar.


“Sevdiğimiz insanın uydurduğu öyküler bize acı çektirir ve bu yüzden de, yüzeysel bilgilerle oyalanacağımıza, insan doğasının derinine inmemize imkan verir. Kader içimize işler ve sancılı bir merakla daha derinlere nüfuz etmeye zorlar bizi. Buradan çıkan gerçekleri gizleme hakkını bulamayız kendimizde.(…)”


İnsanoğlu, inanır. Ama yapaylığın netliğini fark etmekte de gecikmez. Hemen ardından bu yapaylığın nasıl ustalıkla maskelendiğini düşünmeye başlar. O sırada algoritmayı saptıracak hoş şeylerin serpiştirildiğini görür ve bu da her şeyi dondurmaya, tüm düşünceleri zamanaşımında eritir hale getirir. İnsan, kendisinin fark edemediği kişilikler barındırmaz mıydı içinde? Marcel bir kez daha haklılığını ilan etmişti.


Ruhların karşılıklı işkencelerinin tecrübe edilmesi bir son değildir, kuşatma her zaman, dört bir yandan devam edecektir. İnsan, tüm anlaşmalardan, sözleşmelerden ve olabilecek tüm kesinliklerden korkarak tiksinecek ancak bu dehlizlerle aşılanmaya, yeni mahpusluk savaşlarını sürdürmeye devam etmek durumunda kalacaktır.
402 syf.
·3 günde·Beğendi·10/10
“Aşk karşılıklı işkencedir”
-Marcel Proust-
Çocukken okuduğum bir mesnevi hikayesinde sapasağlam bir adam ansızın yataklara düşüyordu,doktor muayene esnasında hastalığı hiçbir şekilde tespit edemeyip son çare olarak adamın kulağına kadın isimlerini tek tek saymaya başladı ve elini hastanın kalbinin üzerine koydu.Sırayla isimleri söylerken birinde adamın kalp atışlarının hızlandığını fark etti ve şöyle dedi;”Senin hastalığın aşk hastalığıdır!” Hikayenin gerisini hatırlamıyorum,zaten ehemmiyeti de yok.

Tanrı Adem’le aynı topraktan “Lilith”i yaratır,Lilith,cinsi münasebette Ademin altında olmayı kabul etmez,üste çıkmak ister.Bu Ademin gururuna dokunur ve anlaşmazlıklar çıkar.Lilith “Adem”i terk ederek ilk kadın feminist olarak tarihe geçer.Sonrasında Tanrı Ademin durumuna üzülür ve Ademin kaburgasından “Havva”yı yaratır.Havva hep alttadır,hizmetlerini yapar ve Ademi mutlu eder..

Mitolojinin en güzel tarafı gerçekleri ters yüz ederek gün yüzüne çıkarmasıdır.Çoğu zaman bir efsane bize olduğu hali ile çok saçma ya da mantıklı gelebilir.Gerçeklik çoğu zaman kişinin bilincinde şekillenir,oysa gerçek diye bir şey yoktur,olmadığı için gerçektir zaten.Çoğumuz Havva gibi kadınların hayalini kurar,Lilith’lere aşık oluruz.Altımızdakini hor görür,üstümüzdekine hayranlık duyarız.Havva’ların en ufak şımarıklığını çekilmez bulur,Lilith’lerin her yanlışına hayranlık duyar ve kendimizi kandırırız.Çünkü biz insanız,saatimiz bozuktur ama doğru işler,saniyeler yine 60,dakikalar yine 60 olacak şekilde işler,yanlış olan tek şey saatin gösterdiği genel göstergedir.Kısacası zihin saat gibidir,tek bir yanlış tüm doğruları yanlış bir şeyi göstermek üzere hareket ettirir.Zihin bir kez kandırılmaya ayarlandıysa geri kalan yalanları uydurmak saatin işlemesi kadar kolaydır.Şizofreni için tek bir hayal yeter,uydurduğumuz kahraman bizim tüm gerçekliğimizi bozar ve yeni bir dünya kurarız.Ortada tek bir çözümsüz muamma varsa o da Havvaların Lilith zannedilmesidir.Gerisi zaten mevcut,kaburga ve bir tanrı eli.Beyninmiz garip bir şekilde mitolojideki gibi işler.Mitoloji de tek bir yalandan doğar,üzerine kolektif yalanlar eklenir ve bir dünya kurulur.Mitomani de böyledir.Her aşık azılı bir mitoman,azılı bir obsesiftir.Kısacası aşk karşılıklı işkencedir.Proust’un bahsettiği gibi değil ama aşk “Benim ve Benim” aramda karşılıklı bir işkencedir.Çünkü ortada “Lilith de yoktur Havva da yoktur.İkisi de bizim uydurmamızdır.Zeki diye göklere çıkardığımız kadın aslında ahmaktır,namus timsali zannettiğimiz erkek aslında et peşindeki bir kuduz köpektir.(istisnalar vardır yanlış anlaşılmasın) Aşk kısacası karşılıklı yanılsamadır.Karşı karşıya koyulmuş iki ayna misali sayısız yalan ve entrika üretir.Geriye sadece psikolojik bir enkaz kalır.En kötüsü şarkı dinleyemez,şiir okuyamazsınız :)

Çağdaş psikiyatri’nin düştüğü en büyük yanılgı şüphesiz aşk hastalığını seretoninin salgılanmasındaki azalma ya da feromonların salınımındaki çoğalma ile açıklamaya kalkışmasıdır.Aşk bir obsesyondur,elbette belirli bir nöropsikolojik süreçten geçer.Fakat asla bir takıntı çeşidi ile açıklanacak kadar basit değildir.Takıntı sadece bu sürecin bir parçasıdır.Takıntıya düşen zihin “Mahpus”tur.Ruhuyla ve bedeniyle tam bir “Mahpus”.Jung asla Freud’dan büyük değildir,onu büyük yapan ruhsuz ruhbilimi reddetmesidir.Dostoyevski’nin ölümsüz eseri Karamazov Kardeşler’de Fetyukoviç’in dediği gibi psikoloji ikiuçludur.Bir ucu her zaman sizi yanıltır.Bir ucu ruh,diğer ucu fizyolojidir belki de.Belki de bir ucu Lilith diğer ucu Havva’dır.Bir yanımız şeytan bir yanımız itaatkar bir ana elidir.

Mahpus tam da insan psikolojisinin en büyük sorununu işliyor.Aşk karşılıklı işkencedir.Heyhat! çoğu zaman kaçtığımız acının mahpusu oluruz.O acı bizi yerin yedi kat dibine soksa dahi onu yeniden yaşamak uğruna sürekli bir çaba sarfederiz.Tıpkı Sisifos gibi bir kayayı zirveye taşımakla mükellef bir askerizdir.Ne yaparsak yapalım o taş zirveye çıkmayacaktır ama yine de yaparız.”Çözüm” beynimzdedir yani sorunun olduğu yerde.Psikolojinin ikinci ucu burada devreye girer ve bir kısır döngü oluşturur.Bu aynı zamanda “Sorun” da çözümü olduğu yerde demektir.Bu çelişki Mahpus’u her zaman meçhulun kapılarını sonuna kadar usanmadan aşındırmaya iter.

Kapılar kapanır,hasta obsesyon(takıntı) ile yetinmez kompulsiyon(zorantı)lar baş gösterir.Birey artık tam manasıyla hastadır.Zihni bir başka iradeye teslim olmuş,kendi gerçekliğinden kopmuştur.Yaşamının tek amacı “o”dur.O ise ondan köşe bucak kaçmıştır.Geride her zaman bir Albertine usulu ile deliller bırakmıştır.Usta bir katildir her Albertine ve usta bir Marcel’dir her aşık.Deliller ustaca bırakılır,bir nişane gibi alır ve saklar Marcel’ler onları.Her polis katile aşıktır,polisleri katillere var eder.Aksi halde film başlamadan biter.İki uç lazımdır,katil-polis,Albertine-Marcel….Takıntı yönünü değiştirir.Hastalık da adını..Aşk artık aradan çekilmiş takıntının kendisi bir takıntı olmuştur.Birey artık takıntılarla vardır.Sadece bir iz sürücüdür ve başka bir amacı yoktur.Facebook,instagram,whatsapp her yerden engellenir,fakat hatıralar vardır.Onların izini sürer ve asla vazgeçmez bundan tıpkı sisifos gibi,o taş zirveye çıkmak zorundadır…

Zaman tıpkı yazım gibi iç içe geçmiştir romanda.Kaç yaşında ismini bilmediğimiz kahraman ilk defa ismini açıklar 3000 sayfalık dev romanın 5. Cildinde.Ben Marcel’im diye haykırır.Okuyan her insanı en az benim kadar paramparça eder.Kaldırmak zordur,bu duygulara yabancı değilseniz.

Herşeyi birbirine kattık madem söylemeden geçmeyeyim.Havvalar,Lilith’ler,Albertine’ler,uydurduğumuz diğer sevdalar…Hepsi bizim uydurmamızdır.Proust’un dediği gibi “insan sevdiği ile ilgili tam bir cehalet içinde yaşar” Kendi yalanlarımıza inandıkça ve kendimizle yüzleşmedikçe asla bu hastalıktan kurtulamayız.Psikoloji iki uçlu değildir sadece iki uçlu bir kancadır aslında.Bu kancanın şehvetine kapıldığınız anda kurtulmanız çok zordur.Bu mahpusluk sevdiğinizin ölmesi ile de son bulmaz.Heyhat bu ne büyük yanılgıdır.Hatıralar varken psikiyatri neyin tedavisini yapmaktadır.Kendinizi asla küçük görmeyin,aşk her zaman aşık olduğunuz insandan büyüktür.Ben kendi içimde defalarca öldürdüm Lilith’lerimi ve Havva’larımı tekrar dirilmeleri için bir kıvılcım yetti de arttı.En sonunda kendimi öldürdüm ve bu yaradan kurtuldum.Artık sevemeyeceğim,özgür ama duygusuz,rahat ama sevgisizim.Bu sefer gerçekten iyileştim.Artık whatsapptan eski mesajları okumuyorum,Twitter’dan takip etmiyorum ve artık onun isminin geçtiği şarkıları dinleyebiliyorum.Ve artık tüm kadınlardan topyekun nefret etmiyorum,bazılarının ellerini,bazılarının gözlerini,bazılarının içtenliğini seviyorum.Bunların hepsini Proust’a borçluyum.Ve Mahpus benim tüm hayatımın bir özeti sanki.Kayıp Zamanın İzinden kendi Ayıp Zamanımın izine geçmenin sancısı artık beni eskisi kadar yaralamıyor.Dünya daha çekilebilr,insanlar daha sevilebilir.Kendi içimde kadınlar yetiştiriyorum,onu seviyorum ve biliyorum hepimiz aslında bir parça karşı cinsiz.Proust bunu da bize öğretiyor.

Ben ne kadar anlatsam nafile.Hepsi biraz deli saçması.Adeyyo şarkısı dinlemek daha mantıklı.Yazdıklarımda en ufak bir mantık yok tıpkı aşk ve psikoloji gibi.Bir bütün haline gelmedikçe hiçbiri anlamlı değil,kim okur bu kadar kim sabreder bilmiyorum.Sabrettiyseniz bilin ki sitede bir çok şeye kızgın da olsam birçok şeyi çok özledim.Muhtemelen yine kapatacağım.Hem içimdekileri dökmüş hem sizi görmüş oldum.Her şey yolunda sevgili dostlar ben yine aynı benim  Bu da bir inceleme değil her zamanki gibi.Sadece içimdekilerin yansıması…Eğer yine kapatırsam aklınızda bulunsun dünyada 6 Milyardan fazla insan var asla “1”inin mahpusu olmayın….Sevgiyle..
402 syf.
·7 günde·10/10
Gelirleriyle çocuklara kitap hediye edeceğim YouTube kanalımda Mahpus kitabını yorumladım:
https://youtu.be/-JwjFprKbIc

"Kafesin biri bir kuş aramaya çıktı." Franz Kafka

Gözlerimizi kapattığımızda aklımızdan geçen hatıraların uç uca eklenmiş insan izdüşümleriyle çarpışması, tek sese odaklanmaya çalışırken aklımızı işgal eden çok sesli insan koroları ve bu koroların her birinde orkestra şefliği yapmış dünyaca ünlü kıskançlık mefhumunun et ve kemik taşıyıcılarıyla birlikte kendi düşünsel imparatorluğunu kurması. Vedanın başladığı yere koyduğumuz sevgi yorgunu ayaklarımız ile tempoyu belirlemek amacıyla bizden önce varış noktasına gitmeye çabalayan tavşan atletimiz olan tutkularımız.

Hatıraların verdiği acıların tedavisi için bir araya gelmiş olan doktorlar komitesi çaresizdir. Önlerinde kıskançlık hamuruyla yoğrulmuş, acı mayasıyla kıvamını almış dünya üzerindeki bütün ekmekleri kıskandırırcasına aşk adlı oburu doyuran, hakikat uğruna ruhsal açlık çekemeyen bir et yığını vardır. Eczanedeki ilaçların çoktan metastaz etmiş bir kansere çare bulamaması ve hayatları boyunca kendi kutularının içinde kalarak dış dünyaya karşı kayıtsızlığa mecbur olmaları gibi bizim de hapsedilmiş olmayı isteyip ruhsal açlığımızı doyurmak istediğimiz çeşitli bakışlar vardır. Bağışıklık kazanmayı istemek kuşuna karşı yolladığımız tutku kafesi, hapsolduğumuz tımarhanenin gardiyanlarından sadece bir tanesinin adıdır.

"Hafızamız, bir tür eczane, bir tür kimya laboratuvarıdır, elimize tesadüfen sakinleştirici bir ilaç da geçebilir, tehlikeli bir zehir de."
(s. 379) Mahpus

Ne olursa olsun, o kadar hatıranın ardından arkadaşımız olarak kalmasını istediğimiz olur. Arkadaşlık, bilim insanları tarafından henüz keşfedilmemiş bir icattır. Ama o, gider. Gelmesini isteriz, çünkü her gitme güdüsünde içimizde hissettiğimiz acının herhangi bir sözlükte karşılığı yoktur. Doğanın bebekleri olan sözlükler bu duyguyla tanıştırılmamıştır. Onun adını her duyduğumuzda içine düştüğümüz sönmüş yanardağ, bedenlerin sıcaklığıyla birlikte tekrar aktif hale gelir. Cehennemin kıskançlığı da bundandır.

Zamanında notalar, üşüyen bedenlere yorgan olmuştur. Dünya üzerindeki olası bütün müzik besteleme kombinasyonları bu yorgan mafyasında kendilerine vücut bulur. Diğer bakışların ötekileştirdiği bu yalıtılmış sevgi mabedi, kendi anlık coşkularımızın komutanlığında o meçhul kadının varoluşunu ilhak edebilmek üzere kıskançlık teçhizatlarını toplar. Savaşın birbirinden tamamen alakasız organları birbirine katmasına gülen kalp ise bilmek istediği şeyin dışında mümkün olan her şeyi öğrenmişliğiyle elde ettiği sanrılı anatomik egemenliğini, insan vücudunda kan pompalayan bütün damarların uç uca eklenip yaşadıkları Dünya'nın içini daraltması gibi düşünsel bir animasyonun gergin fotoğraf kareleriyle hafızanın karanlık odalarında banyo eder.

"Kıskançlık öyle bir öğrenme hırsıdır ki, onun sayesinde, birbirinden bağımsız tek tek noktalarda, bilmek istediğimiz şeyin dışında mümkün olan her şeyi öğreniriz sonunda." (s. 81) Mahpus

Prometheus'un gündüzleri bir kartal tarafından yenilen karaciğerinin geceleri tekrar yenilenmesi gibi biz de gerçeklik adlı kartala her gün zaman karaciğerimizi yediririz. Gerçeklik açtır, zaman ise yenilenir. Değişmez ve durmadan yinelenen bir rotada birbirine göre simetrik koltuklarda oturan sevgi-nefret, alçakgönüllülük-gurur ve zevk-acı yolcularını taşıyan dünyanın en sesli treni, ardına eklenen sonsuz zaman katarıyla kendisini her durakta yenilenmiş bir vaziyette bulur. Sadece tek bir soluğa mahpus olmanın güzelliği, her durakta çelişki adlı bilet kontrolcüsüyle kendi hissettiklerine uygun bir ezgi bulan hafıza repertuarını, daha önce gitmediği bir şehri ilk kez gören bir turistin karşısına korunma kapsamına alınması gereken beklenmedik bir tarihi eserin çıkma ihtimali heyecanıyla layıklaştırır.

"Bir soluğa hedef oluyorsun; tellerin hışırtısı arasından ansızın bir ezginin belirmesi gibi; havadaki yansımaya benzer bir şey duruyor önünde; ruhunun kargaşası içerisinden sonsuz bir katar çıkmış, ve sanki dünyanın bütün güzellikleri o katarın yolunda durmakta."
(s. 18) Niteliksiz Adam 2 , Robert Musil

Proust'un okurlarının gözlerine mahpusluk eden bu 402 sayfalık hapishane, sarıldığımızda bir termometrenin içindeki cıvanın, bakışlarımızı yüzünde sabitleştirdiğimizde artık hatırlanması imkansız bir damla anne sütünün, uyku ile uyanış arasındaki algı çitinin, bilinçsiz bir çocukluk hatırasındaki masum bisiklet tekerlerinin, zaman kazanında pişmiş ezeli kırışıklık menülerinin yüzeyini şiddetli bir hava muhalefeti çelişkisiyle tanımlı rüzgarın sıyırıp geçmesinin kıskançlığıyla mahkumlarına bir hapsolmuşluk fragmanı sunar.

Sınırsız özgürlüğe kavuşulmasını engelleyen an parmaklıkları, mahkumlarına Proust'un zaman hiyerarşisindeki "ele geçirilen zaman" adlı gardiyanın elindeki anahtarla açılma ya da kitlenme sözünü verir. Kararın mahkuma ait olduğu dünyadaki tek hapishane zaman’dır. Bütün ihtimallerin tükenmediğini gösteren umut ışığı ise hapishanenin duvarlarını kaplayan sanat eserleri, ara sıra zaman mahpuslarının dinletisine sunulan anlık kulak doygunlukları ve dışı kof ögelerle süslü izole bir hayat özünün bomboşluğunu samimiyetle doldurma isteğidir.

"(...) bütün hazlarda, hatta aşkta bile bulduğum hiçlikten farklı, muhtemelen sanat aracılığıyla gerçekleştirilebilecek bir şeyin var olduğu, hayatım bana bomboş görünse de, hiç değilse henüz bütün ihtimallerin tükenmediği umuduydu bu sanki."
(s. 254) Mahpus

Her şeye rağmen Proust ürünü sayfaların mahpusluğunda kendimi onun zaman atmosferinin duygu iklimlerime sirayet ettiği en derin düşünsel okyanusları keşfe çıkan panteist bir edebiyat uzaylısı gibi hissetsem de, Kayıp Zamanın İzinde serisinde ilerledikçe gitgide artan duygulanımlarım kendileri için zamanla daha çok içselleştirme tutuklayıp hapse atacaktır. Bu içselleştirme adlı sanıklarım ise hiçbir zaman aklanamayacakları ve müebbet hapis cezasına çarptırılacaklarını bildiği, tanıyıp tanımadıklarına tam karar veremedikleri bir hakimin karşısına çıkacaklardır. Beyhude savunma metinleri kıskançlık adlı avukatlar ve savcılar tarafından hazırlanmıştır. Mahpuslara cezasını verecek olan aşk adlı hakim ise sanıklarımı orada bekletmek üzere sonsuza dek geç kalacaktır.

"İnsan, iradesiyle hareket ettiği sürece özgürdür; buna karşılık eğer insani tutkuları, yani organizmasından kaynaklanan tutkuları varsa, dolayısıyla doğru düşünemiyorsa, o zaman özgür değildir."
(s. 494) Niteliksiz Adam 1 , Robert Musil

Bir kalpte müebbet hapis cezasına çarptırılanın vay haline!
402 syf.
Bir genç kızı evinden hapseden bir adamın kafasından geçenleri ve yaşadıkları,Fransız burjuvazisinin yaşadıklarını, aristokrasiyi derinlemesine anlatıyor.

Romanın bir cümlesinde anlatıcının ilk kez Marcel olduğundan bahsediliyor.


"Albertine'in dili açılırdı,"Canım" ya da "Canım benim"der ve adımı söylerdi; anlatıcıya bu kitabın yazarının adını verecek olursak" Canım Marcel'im","Canım Marcel'im benim"derdi. Bu da yazarın başarısı olsa gerek iki taşın arasında anlatması...

Romanın ilk sayfalarında itibaren Proust'un Albertine'ye olan tutkusunu anlatıyor,ama daha sonra bizi şaşırtıyor tabi..

" Albertine'ye hiç mi aşık olmadığım halde birlikte geçirdiğimiz dakikaları zevkli zamanlar olarak nitelendiremediğim halde, onun vaktini nasıl benle geçirdiği beni kaygılandırmaya devam ediyordu...
Aşık olduğundan haberi bile yok,ilerleyen sayfalarda Marcel'in kıskançlığı gün yüzüne çıkmaya başlıyor...


Marcel'in Mme de Guermantes'in evine yaptığı ziyaretlerde dönemin Fransa'sı hakkında bazı bilgileri ediniyoruz. "Dreyfus Davas"ından bahsediyor. Bu daha neyin nesiymiş biraz araştırdım. Gerçi önceki kitaplarında da bahsediyordu. Burda tekrar ortaya çıktı. Dreyfus Davası'nda aydınlar arasında Marcel'de bulunuyor ve " Dreyfus Davas"ının önemi Fransa'da Yahudi Düşmanlığının başlangıcı olmuş. Bu davayı araştırırken kendimi sanki Fransa Tarihi çalışıyor muşum gibi hissettim. Kitap adına tarihleri bilmek önemli yoksa bir şey anlaşılmıyor...


Yazar romanın sonraki bölümlerinde yaşadığı olaylara geri dönerek gündemde tutmaya çalışıyor.Dava'nın adı açıldığında sinirlendiğini güzel bir dille anlatıyor ve olayları betimliyor... Burjuva sınıfının hayat tarzını,Davetleri, akşam çayları, ünvanlar ve sanat hakkında sohbetleri Proust'un romanında da kent soylular hakkında bilgi veriyor...


Romanın temel konusu aşk, kıskançlık ve bağlanma olmasına rağmen; roman sadece aşktan bahsetmemiştir bir çok olaydan bahsediyor bu yüzden tam aşk romanı değil bana göre. Aşırı aşkta güzel olmuyor yerinde kararında olmuş beğendim, tavsiye ederim.
402 syf.
Marcel Proust ve Kayıp Zamanin İzinde serisi hakkında bilgi sahibi olmak isterseniz öncelikle bu videoya bakabilirsiniz:

https://youtu.be/_b8vIjqmcxI

Kayıp Zamanin İzinde serisinin 5. kitabı Mahpus bitti.
Serinin bundan önceki 4 kitabında hep aynı duygulari hissetmiştim; bir yandan hiçbir kitapta karşılaşmadığım bir edebi şölen vardı, bir yandan da o kadar yoruluyordum ki, bitsin artık istiyordum.

Fakat bu defa işler değişti, Mahpus serinin diğer kitaplarından farklıydı bence; Kont, Kontes, Prens, Prenses, sosyeteye takdim edilmek ve dönem analizinden çok Marcel Proust ve Albertine'in ilişkisi vardı, bu nedenle hiç sıkılmadan okudum.

Bu nasıl müthiş bir duygu anlatımı, mutluluk ve mutsuzluk iç içe geçmiş, aşkın verdiği huzur ve huzursuzluk, kendini onsuz düşünememek ama ona karşı aidiyet hissetmemek..

Müthişti! Bu kitapla gönlümü fethetti Proust ve öyle bir sonla karşılaştım ki, sonraki kitap için şimdiden sabırsız ve heyecanlıyım.
402 syf.
·9 günde·Beğendi
Bir adam düşünün sevdiği kadına olan kıskançlığından eve mahpus etmiş, ama bu mahpusluk aynı zamanda adamın da kadındaki hapsolmuşluğu.

Kadınlar, ilişkiler üzerine daha yoğunlaşmış ifadeleri var artık bu ciltte. Bu yüzden de daha kolay algılayabildiğimiz, kendimizle özdeşleştirebileceğimiz durumlar mevcut.
Yine bir kemancının, piyanistin eserleriyle başka dünyalara dalıp, o dünyaları bize anlatıyor. Mitolojiden, felsefeden benzetmelerle olayları aktarıyor.
Hiç bitmesin istiyorum. Böyle eserler, böyle doluluk, yoğunluk çok nadir bulunur.

Kayıp Zamanın İzinde genel bilgiler için: https://youtu.be/ZfGyt9hGxo8
402 syf.
·6 günde·Beğendi·10/10
spolier vardır.

Yaklaşık iki yıl aradan sonra nihayet beşinci kitapla kavustum Kayıp Zamanin İzinde Serisi ne.Bir yandan okumak için firsat kolluyordum. Bir yandan da hemen bitmesin diye gizliden geciktiriyordum.
Aradan geçen zamanda olayları ve kişileri unuturum sanmistım ama hiç öyle olmadi. Swan da,Françoise de,Guarmentes Düsesi de hepsi canlandı hemen belleğimde.Hoş unutsam da bir şey fark etmezdi.Proust'ta önemli olan kisi ve olay değil ki.
Kitabı mesela herhangi bir sayfasından açıp başlasam da ayni zevki alacağıma eminim.
Yine kafamda şu düşünce vardı"Ne anlatıyor bu adam böyle neler saçmalıyor,ben ne okuyorum?"
Gene de kendimi okumaktan alıkoyamıyordum.Kendimi kahramanın izlenimlerine ve sayıklamalarına ortak ediyordum.Adeta bir edebiyat şöleni yaşadığımı hissediyordum.Tek oturuşta yirmi-otuz sayfadan fazla okuyamadığımı fark ettim.Proust okumak keyifli ve yorucu aynı zamanda.
Bu seride yazar çiçek açmış genç kızlardan Albertine'e olan aşķını ve onu kendi evinde nasıl tutsak olduğunu anlatıyor. Aslında genc kızı bedensel olarak sömürüp onu pahalı hediyeler ile metres yaptığını düşünup ona kızmalı belki ama ben kahramanimizın hastalıkli bir zihni olduğunu çok önceden kabul etmistim.
Bu serideki ilklerden biri de kahramanın kendi adını ilk kez açıkça söylemesi.Albertine ona Marcel'im diye hitap ediyordu bir yerde.

Albertine'i pahalı hediyelerle şimartıp gitmesini engellemeye çalışsa da için için ondan kurtulmak da istiyor Marcel.Albertine'in sırlarla dolu geçmisi,eşcinsel ilişkileri onu çok tedirgin ediyor.Albertine'in olmadigi ortamlar da hep onu düsünuyor.Sürekli sanrılarla savaşıyordu.Sonunda kabul etti ki asıl mahpus Albertine değil kendiydi.Zaten cesaretli olan Albertine oldu en sonunda.
Kitap tabi ki sadece Albertine ve ona olan aşktan ibaret değildi.
Yazar yine bir davette ve sayfalarca izlenimlerinden her biri kendine has kahramanlardan bahsediliyor.Bir insan nasıl bu kadar iyi gözlem yapabilir ve detaycı olabilir insan hayret ediyor.Bir insanin göz kirpışı ve bundan çıkarılacak mana sayfalarca veriliyor belki.
Proust'un müzik ve diğer sanat dallarıyla olan dehası zaten bilinen bir şey. Bu eserde de sayfalar dolusu analizler ve tasvirler araya serpiştirilmis.Davette çalinan bir müzik eserini yazarın kendine has analiz üslubuyla siz de ruhunuzun en derinlerinde hissediyorsunuz.
Bazen sohbetlerinde Albertine'e bir edebiyat eserinden bahsedişi sizde o odada üçüncü kisi olma isteği uyandırıyor.
Beni en cok etkileyen kısım Albertine'ni uyurken seyrettiği sayfalarca suren bölümdü.
Besinci seri bence en kolay okunan seri. Altıncı serisi iple cekiyorum.
Proust okurken kendimi ayrıcalıklı ve üstün bir iş yapmış gibi hissediyorum.Gerçek bir estetik haz aldığımı düşünüyorum.
Proust tartışmasız okumaktan keyif aldığim en iyi yabancı yazar.
402 syf.
·Puan vermedi
Kayıp Zamanın İzinde serisinin 5’inci kitabı olan “Mahpus” hakkında ilk olarak söylenmesi gereken ve eminim ki tüm okurları oldukça fazla sevindiren husus, önceki 4 kitabında hiçbir şekilde belirtmediği anlatıcının adını bu kitapta açıklamış olmasıdır.

Proust sahip olduğu o müthiş zekasını, kitaba “Mahpus” adını vermekle bir kez daha bizlere açıkça göstermektedir. Mahpus olarak,Balbec’ten dönerken birlikte geldiği ve evinde konuk olarak ağırladığı ve böylece kıskançlığından dolayı bir çeşit tecrit altına aldığı Albertine’den bahsettiğini düşünürken; kitabın sonlarına doğru asıl “Mahpus”un, bir zamanlar davetten davete koşan ama artık Albertine’i elinde tutmak amacıyla dışarıya adım atamaz hale gelen kendisi olduğunu anlıyoruz.

Albertine’i evine kapattığı sözünden, onu tamamen dışarıdan tecrit ettiği anlaşılmasın. Çünkü Albertine yine eskisi gibi özgür, hatta Marcel’in serveti sayesinde çok da lüks bir hayata sahip olarak istediği yere gidebilmektedir. Bu da tabiki, tutarsız ama tutkulu bir aşık olan Marcel’in olağandan öte bir kıskançlık hissetmesini, onun attığı her adımı, görüştüğü herkesi öğrenme güdüsüyle dolmasını sağlamaktadır.
402 syf.
·31 günde·10/10
Kayıp Zamanın İzinde sürdüğüm uzun soluklu yolculuğumun diğer bir durağı olan 5. Kitap –Mahpus- verdiğim uzun bir aranın ardından özlediğimden olsa gerek hem bir çırpıda okuyayım hem de yok yok hemen bitmesin tarzındaki çelişkili düşüncelerimin eşliğinde bitti.

Kitabın daha ilk sayfasında, kahramanımız yüzüm duvara dönükken bile havanın o gün nasıl olacağını- güzel, güneşli bir gün mü yoksa kapalı, bunaltıcı mı- bildiğini söylüyor, bunu sağlayan koşullar için de duvara yansıyan gölgeleri, dışarıdan gelen seslerin canlılığını, ışığın parlaklığını ve bunlara benzer bir sürü etkeni örnek gösteriyor. Bu satırları okuduğum an aklıma direkt, henüz kitabın kapağını açmadan bu kitabın da diğer kitapları gibi beni etkileyeceğini düşünmem geldi. Yazara o kadar bağlanmışım ki, kendini tekrarlayan cümleler bile bana sanki onun kaleminden ilk defa çıkıyormuş hissini yaşatıyor.

Kitap, kaldığı yerden devam ediyor, yazar bizi Albertine’e yapmış olduğu teklifle meraklandırmış, anlatımı en heyecanlı yerinde kesmişti. Her ne kadar bundan sonrası daha durağan geçermiş gibi görünse de aksine her günümüz şüpheci yaklaşımlarla çekilmez bir sürece giriyor. Kitap, adını tam anlamıyla yansıtıyor diyebiliriz. Tek sıkıntı, mahpusluğu kimin yaşadığı aslında. Örneğin; kıskançlık duygusundan sürekli izlenen, kahramanımızın yakınları tarafından benimsenmeyen, sayısız sorularla geçirdiği zamanı tekrardan bir nevi yaşayan Albertine mi yoksa tüm gününü Albertine’nin ne yaptığını düşünmekle geçiren, artık davetler şöyle dursun eskiden akşam serinliğinde yaptığı yürüyüşlerden bile uzak kalan kahramanımız mı? Bunlara bir de, kahramanımızın Albertine’le gününe dair yaptığı konuşmalar sırasında matruşka bebek misali birbirini doğuran olumlu-olumsuz düşünceleri sıralamasıyla hangisi yalan hangisi gerçek anlamaya çalışmakla kendinden şüphe eder hale getiren biz okuyucular mı? diye ekleme yapmak istiyorum :) Şaka bir yana, kitabın sonlarına doğru kimin mahpus olduğu yazar tarafından dile getiriliyor, sorumuzun cevabını alıyoruz.

Anlatım belli bir konu etrafında dönüyor gibi görünse de yazarımızın betimlemelerinde, duygularını ifade edişlerinde birçok konuya da değiniliyor. Önceki kitaplarda karşılaştığımız karakterlere dair satırlara denk gelindiğinde, eski dostla karşılaşmış hissini yaşıyorsunuz. Yazarın gözlem gücünü bu kitapta da yoğun bir şekilde yaşıyorsunuz. Dinlediği bir müzik ya da tiyatro eseri için yaptığı yorumların yanı sıra bu eserinde dışarıdan gelen seyyar satıcının sesine bile o kadar değişik anlamlar yüklüyor ki, adamın sattığı ürününün adını bağırmasından nasıl bu hislere geçiş yaptın demeden edemedim. :)

Kitap, genel anlamda aynı ritimde devam etmedi benim için, özellikle de ortalara doğru diğer kitaplarında da sayısız konuk olduğumuz davetlere burada da denk geliniyor ve o kısımlar o kadar çok dedikoduyu bir arada barındırıyor ki bir süre sonra kimden bahsediyorduk, konu neydi moduna geçiş yapıyorsunuz. Bu kısımlar beni biraz zorladı, o satırları okurken çok es verdim. Onun dışında kalan kısımlar için cümleler akıp gitti diyebilirim. Özellikle, uykuya dair yaptığı yorumlar ve kitabın sonlarına doğru Dostoyevski ve Tolstoy üzerine düşünceleri benim açımdan okuması en güzel satırlardı.

Gelecek kitabın isminden olsa gerek aslında sonu tahmin edilebilir olsa da o sürece gidişteki gelgitli, şüpheci düşüncelere o kadar kendimi kaptırdım ki süreç yine de beni baya etkiledi. Kitabın son sayfasına kadar yine de o merak duygum körelmedi. Son sayfanın ardından da yeni kitap için merak duygum filizlenmiş bir şekilde sayfanın kapağını kapattım.
402 syf.
·2 günde·8/10
Serinin beşinci kitabında Proust'un, evinde ve Albertine yüzünden kafasının içinde #mahpus kaldığı günleri okuyoruz. Bir de -olmazsa olmaz- Verdurin davetlerini tabii. Ama bu kitabı diğerlerinden ayıran iki özellik var: Birincisi, Proust deyince belki de ilk akla gelen "Aşk, tedavisi olmayan bir hastalıktır" sözünün; ikincisi de, yazarın ilk dört kitapta sır gibi saklanan isminin bu kitapta geçmesi.. Finale yaklaştıkça bir burukluk hissi geliyor bana, yazar sanki ölmemiş de seri bitince ölecekmiş gibi- saçma ama öyle işte.. Neyse, duygusallığı bir kenara bırakayım ve önümüzdeki ay Albertine'i kaybedeceğimizi müjdeleyen altıncı kitapla seriye devam edeceğimi duyurayım. Tavsiyedir. =)
402 syf.
·Beğendi·10/10
Kayıp Zamanın İzinde serisinin 5’inci kitabı olan “Mahpus” hakkında ilk olarak söylenmesi gereken ve eminim ki tüm okurları oldukça fazla sevindiren husus, önceki 4 kitabında hiçbir şekilde belirtmediği anlatıcının adını bu kitapta açıklamış olmasıdır.
Proust sahip olduğu o müthiş zekasını, kitaba “Mahpus” adını vermekle bir kez daha bizlere açıkça göstermektedir. Mahpus olarak,Balbec’ten dönerken birlikte geldiği ve evinde konuk olarak ağırladığı ve böylece kıskançlığından dolayı bir çeşit tecrit altına aldığı Albertine’den bahsettiğini düşünürken; kitabın sonlarına doğru asıl “Mahpus”un, bir zamanlar davetten davete koşan ama artık Albertine’i elinde tutmak amacıyla dışarıya adım atamaz hale gelen kendisi olduğunu anlıyoruz.
Albertine’i evine kapattığı sözünden, onu tamamen dışarıdan tecrit ettiği anlaşılmasın. Çünkü Albertine yine eskisi gibi özgür, hatta Marcel’in serveti sayesinde çok da lüks bir hayata sahip olarak istediği yere gidebilmektedir. Bu da tabiki, tutarsız ama tutkulu bir aşık olan Marcel’in olağandan öte bir kıskançlık hissetmesini, onun attığı her adımı, görüştüğü herkesi öğrenme güdüsüyle dolmasını sağlamaktadır.
Marcel’in gösterdiği bu kıskançlık, şüphe ve endişe duygularını bir kenara bıraktığınızda, bir aşkın, bir erkek tarafından böylesine ince bir ruhla ve gerçek anlamda tüm damarlarında hissederek nasıl bu kadar yoğun olarak yaşadığına şahit olabiliriz. Hele ki Albertine uyurken onu izlediği anlardaki duygularını açıkladığı bölümde, sahip olduğu bu aşkın ne kadar büyük olduğunu açıkça anlayabiliriz. Ama Albertine’nin bir bir ortaya çıkan yalanları, bir yandan hemen ondan ayrılıp evinden göndermek istemesine, diğer yandan da onu avuçlarından bırakmayı göze alamayıp daha fazla bilgi elde etme sevdasına sebep olmaktadır. İşte tüm bu ikilemlerin arasında yaşadığı duyguları açıklama tarzı sayesinde serinin şimdiye kadarki en önemli kitabı olduğunu söylemek kesinlikle yanlış bir ifade olmaz. Özellikle Verdurinlerin verdiği davetteki olay ve konuşmaların odağında olan M. de Charlus’ün yaptığı açıklamalar, 1’inci kitaptaki Swann-Odette aşkı da dahil olmak üzere aklımızda kalan bazı soru işaretlerini ortadan kaldıracak öneme sahipti.
Kıskançlık, aşk, şüphe,yalanlar ve yalancılık hakkında yaptığı çeşitli açıklamalar ve benzetmeler tabiki yine Proust’un o müthiş kalemine duyduğumuz hayranlığı bir adım daha öteye taşımaya sebebiyet veriyor. Müzik, sanat, tablo, kitaplar, tarihi bilgiler gibi konulara da değinmesi kitabı renkli hale getiriyor. Özellikle Albertine ile yaptığı bir sohbet esnasında, Dostoyevski kitapları hakkındayaklaşık 3 sayfalık kısa ama ayrıntılı bir şekilde yaptığı konuşma, yazarlığı kadar okurluğunun da en üst düzeylerde olduğunu bizlere gösteriyor.
6’ncı kitap olan “Albertine Kayıp”da görüşmek dileğiyle…
Saygılarımla.
402 syf.
·6 günde·Puan vermedi
Ya gerçekten kitabın sonunda yine şok oldum. Albertine ne zaman gidiyor gitçek diye içimden söylenirken kitabın sonunda birden gidince resmen kahramanımızdan daha çok üzüldüm. Sanki ben terkedildim. Kitaba iyice bağlanıyorum sanırım bitirdiğimde keşke bitmese dicem konuya hakim olduktan sonda okuması çok rahat ilk kitapta öyle yorulmuştum ki. Gün içinde hemen serinin diğer kitabına başlıcam. Bakalım beni nasıl bir aşk acısı bekliyor.
''Vücudumuz, sadece bacaklar, kollar gibi uzuvlardan oluşsaydı, hayata tahammül etmek kolay olurdu. Ne yazık ki, içimizde kalp adını verdiğimiz o küçük organı da barındırırız.''
İtiraz etmeyin, hiç hayalimden geçmeyen bir düşünce alemi açtınız önüme; birazcık bir ilerleme gösterebildimse, bunu tamamen size borçluyum.
Marcel Proust
Sayfa 60 - YKY, 12. baskı
Sımsıkı kapalı bir fanusun içinde yaşasak bile, çağrışımlar, hatıralar bizi etkilemeye devam eder.
Marcel Proust
Sayfa 22 - YKY, 12. baskı
Konuşmalarımızın büyük bir bölümü ezberlenmiş sözlerden ibarettir; ben de, söylediğim bu sözlerin hepsini daha önce annemden duymuştum.

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Mahpus
Alt başlık:
Kayıp Zamanın İzinde Serisi Beşinci Kitap
Baskı tarihi:
Temmuz 2018
Sayfa sayısı:
402
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789753639859
Kitabın türü:
Orijinal adı:
La Prisonniere - A la Recherche du Temps Perdu
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Yapı Kredi Yayınları
“Gerçeklik, meçhule giden yolda bir ilk adımdır sadece ve bu yolda pek fazla ilerlememiz mümkün değildir. En iyisi bilmemek, mümkün olduğunca az düşünmek, kıskançlığa en ufak bir somut ayrıntı sunmamaktır. Ne yazık ki, dış dünya olmasa da iç dünyamız bazı olaylar çıkarır karşımıza; Albertine gezintiye çıkmasa da, tek başıma düşüncelere daldığım zaman bulduğum bazı tesadüfler, bazen bana gerçekliğin küçük parçalarını sunuyordu;
bu küçük ayrıntılar, tıpkı birer mıknatıs gibi, meçhulün bir parçasını kendilerine çekerler ve o andan itibaren, meçhul bize acı vermeye başlar.”

"Kayıp Zamanın İzinde"nin bu cildinde anlatıcı, evine tutsak ettiği Albertine’e tutsak düşüp arzunun ve kıskançlığın girdaplarına dalarken okuru da peşinden sürüklüyor: Sokak satıcıları, burjuvazi, Vinteuil Sonatı, sütçü kız, uyku ve düşler, Bergotte’un ölümü, geçmişte kalan Balbec’le düşlenen Venedik arasında bir Paris...

Girdaptan çıktığında ise iş işten geçmiş, başkahraman Zaman, perdeyi kapatmıştır bile.

Kitabı okuyanlar 135 okur

  • Ferhat Güler
  • Dilsoj
  • Şule Maden
  • Seçil cilek
  • İhsan Yelboğa
  • ŞEYMA
  • Nerih
  • Serdar aydın
  • Gülşen...
  • Benim Kitaplığım

Yaş gruplarına göre okuyanlar

0-13 Yaş
%2.6
14-17 Yaş
%0
18-24 Yaş
%12.8
25-34 Yaş
%51.3
35-44 Yaş
%25.6
45-54 Yaş
%2.6
55-64 Yaş
%2.6
65+ Yaş
%2.6

Cinsiyetlerine göre okuyanlar

Kadın
%51.8
Erkek
%48.2

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%71.4 (35)
9
%16.3 (8)
8
%12.2 (6)
7
%0
6
%0
5
%0
4
%0
3
%0
2
%0
1
%0