·402 syf.····Okunma: 11 Nisan 2021 23:49 Seriyi okudukça, kafamızda oluşan Marcel'in en büyük özelliği, belki de, onun deyimiyle, "haz" peşinde koşmak. Çoğu insan gibi, peşinde koştuğu hazza ulaşınca tüm tutkusu biten bir Marcel. Bunu serinin ilk kitaplarından itibaren gördük. Berta'yı görmek için çırpınan, Berta'yı ilk izlediğinde de hayal kırıklığına uğrayıp, insanların neden alkışladığını sorgulayan Marcel. Bergotte'nin eserlerine duyduğu hayranlığı, Bergotte ile karşılaştığı ilk ortamda yitiren Marcel. Gilberte'i ilk gördüğünde duyduğu yoğun his ile Gilberte ile arkadaş olduktan sonraki hisleri arasında sıkılan Marcel. Guarmentes Düşesi için duyduğu hayranlık ve yaptığı çılgınlıkların, Düşes ile yaptığı ilk konuşmanın ilk saniyelerinde anlamsızlaştığını farkeden Marcel. Kendi deyimiyle, "alışkanlık" sonucu hazlarını tüketen ve yeni hazlar peşinde koşan Marcel.
Serinin ikinci kitabında, Balbec'te "kızlar çetesi" ile karşılaşan ve neredeyse her gün onların arasından birine tutulup kalan, ama ertesi gün kızlardan bir başkasına ilgi duyan Marcel'i görmüştük. Belki bize tuhaf gelen davranışlar, "alışmak"tan korkan Marcel için sıradandı. Serinin dördüncü kitabında, yıllar sonra yine Balbec'te yaşananlarda, Albertine'e karşı yaşadığı duygusal gelgitlerde, "alışmak" korkusu yerini "kaybetmek" korkusuna bırakmıştır.
Albertine'in cinsel tercihleri konusunda duyduğu endişeler, onun kendisini bırakıp bir başkası ile birlikte olması düşüncesi, zaten duygularına ve düşüncelerine anlık yenilerini ekleyip aldığı kararları saniyesinde değiştirmeye yatkın Marcel'i, daha önce hiç düşünmediği bir noktaya getirir. Kafasındaki şüphelerden ve bu şüphelerin kendi üzerindeki etkilerinden sıyrılmak için Albertine'i Paris'e, evine davet eder. Aklınca Albertine'i gözünün önünde tutacak, böylece onun her hareketini kontrol edecek, ona bir nevi "mahpus" hayatı yaşatacaktır.
Ama gelişen olaylar, yaşananlar, Albertine'in değil Marcel'in kendi beyninde bir "mahpus" hayatı yaşadığını gösterecektir bize, aslında evinde de. "Alışmak", "kaybetmek" derken "kıskanmak" duygusu ile de tanışan Marcel, kanımca, gerçek ilk aşkına da adımını atmıştır artık. Kitapta geçen Marcel'in tutarsız davranışları, duygu denizindeki çırpınışları, aslında aşk dalgalarında kulaç atıp başını suyun üstüne çıkarıp nefes almak için çabalayan genç bir aşığın, aşkı, sevgisi ve oluşturduğu düşünceleri ile mücadelesidir. Yaptığı anlamsızlıkları, farkına varması gereken durumlarda bile her defasında, tüm duyularını hissizleştirmesi, aşktan dili tutulan, sevdiğinden başka bir şeyi düşünemeyen bir aşığın yaşadıklarıdır sadece. Ama belki de bir aşığın şeytanı olan "gurur"undan hâlâ ödün vermediği için, yaşadıkları ıstıraplı bir aşka dönüşecektir.
Albertine ve Marcel'in merkezde olduğu, yaşananlara karşı Marcel'in duygu dalgalanmalarına kapıldığımız, bir ara Verdurin ve müritlerinin Paris'teki yerleşkesine katılıp, İsmail abinin dediği gibi, "olaylar olaylar"a tanıklık ettiğimiz keyifli bir okuma oldu. Albertine'in söz ve davranışlarına karşın Marcel'in duyularını açmak için bolca çırpınmış, okurken birçok yerde "Marcel hadi ama artık anla" diye söylemlerde bulunmuş olabilirim. Bu arada M. de Charlus'tan büyük bir intikam bekliyorum, hüzünlü yaşananlardan sonra.
Serinin okuyucuyu en çok yoran üçüncü ve dördüncü kitabından sonra, Mahpus, seri hakkında farklı düşüncelere dalan okuyucu için bir yenileme ve tekrar seriye sıkıca sarılma noktası bence. Okuyanların da belirttiği gibi artık Mahpus ve sonrası okumalar daha rahat olacak sanırım ki bunu Mahpus'ta fazlası ile hissettim. Kitapla. Sağlıcakla.