Büşra A. profil resmi
"Yeryüzünde bütün ızdıraplar, aza kanaat etmemekten doğar."
Firdevsi
812 okur puanı
07 Haz 2017 tarihinde katıldı.
  • Büşra A. tekrar paylaştı.
    Yaza Yolculuk iç-yorumlu bi' kitap. Sorulabilir elbette, tüm yorumlar içten gelmez mi, içten yapılmaz mı diye.. Benim kast ettiğim kitapta fikirden, düşüncelerden daha derin, daha başka şeyler olduğu.
    Okuduğum şu dokuz öykülük kitapta her bi' öykünün duygu grafiklerini çıkarmışım içten içe. Bunu kitap bittiğinde anladım. Çünkü tüm öykülerde ortak olan bazı şeylerin ustalıkla nasıl vurgulandığını da ancak kitap bitince anlayabildim.

    Tomris Uyar'ın direngen halleriyle doluydu bu öyküler. Öyküdeki direnişi açıklarsam da, diyebilirim ki bu.. duyguların bastırılışı, kısmen kadın olmanın yarattığı baskı ve en çok hissettiğim şey olan yavanlık üzerineydi. Toplumsal yavanlık zaman içinde başkalaşım; ben aynıyım ama insanlar değişmiş, nasıl oluyor bu? Oysa başkalarına göre de başkalaşmış asıl kişiler bizizdir. O halde nasıl? Bu sorgulamanın acı-yavan tadını verdi öyküler bana. Tüm bu acı okumamı zorlu ama zevkli hale getirdi.

    Öykülerde genelde -seviliyor olan- eylemden çok, düşünce boyutunda hareket eden hatta çok daha derinlerde yakalanan bir duygu vardı. İfadesini bilmediğim bu yakınlık bana sarıldı ve öykülerdeki hakim olan o durağan, bana akıcı gelmeyen tarzlarına rağmen sevgiyle okutturdu bu kitabı. Çünkü içinde hareketten, düşünceden vb. değişkenlerden daha başka, ifadesini bulamadığım bi' sıcaklıkla sardı beni.
    Farklılık aynı boyutta çok özel şeyler yaratmayla olabilir fakat ben, samimiyetini bana hangi yoldan, hangi boyutta verdiğini bile bilemiyorum Tomris Uyar'ın. Beni hangi yoldan etkilediğini bilsem belki onu ve öykülerini daha iyi anlayabilirdim. Yine de gizemli haliyle çok sevgili geldi bana. Bu nedenle onu aklımda farklılaştıran, tanımadığım ama tanımaya çalıştığım, sevdiğim bu gizemli yazını sanırım.
    Yaza Yolculuk'u yazındaki direngenlikle ruhunu zenginleştirmeyi seven tüm öyküseverlere öneririm.
  • Büşra A. tekrar paylaştı.
    Do Sesi, Ferit Edgü'nün şiir tadında öykülerinden oluşan eseridir. Açıkçası kitaptaki öykülere tam anlamıyla bir öykü demek ne kadar mümkündür bilemiyorum; ama şiir tadındaki bu öyküler damakta güzel bir tat bırakırken okuru tarif edilemez hislere sürüklüyor.

    Kitap; Ölüm Öyküleri, Yaşam Öyküleri, Saçma Öyküler ve Geçişler bölümü olmak üzere dört bölüme ayrılmış. Her bölümde konu başlığıyla bağlantılı öykülere yer verilmiş. Söz gelimi, Ölüm Öyküleri içerisinde bulunan öyküler damakta bir ölüm tadı bırakırken; Yaşam Öyküleri içerisinde bulunan öyküler damakta bir yaşam tadı bırakıyor.

    Hani hayatta bazı anlar vardır, bambaşka bir duygu içerisine girersiniz; ama o duyguyu tarif etmek, kelimelere dökmek imkansızdır. Belki o duyguyu tarif edecek bir kelime daha türetilmemiş, belki de o duyguyu yalnızca siz yaşamış olduğunuz için diğer insanların anlaması mümkün değildir. İşte bu kitaptaki öykülerin okurda bıraktığı his de buna benzer bir his. Mesela do sesi, do notası, gerçekten de ölümü çağrıştıran bir ses, nota. Bilemiyorum, siren sesinden dolayı mı insana ölümü çağrıştırıyor; ama Ferit Edgü'nün bunu tespit ederek Do Sesi üzerine bir öykü yazması çok güzel. Ve inanın tarif edilemez. İnsanı bambaşka duygu diyarlarına sürükleyen cinsten...

    Sel Yayıncılık'tan okuduğum kitabın arkasında, "‘Azla yetinmeyi bilen okur için bir okuma eylemi…" yazıyor. Gerçekten de kitabın içerisindeki öyküler birkaç kelimeyle oluşturulmuş kısacık öyküler. "Azla yetinme"den kasıt, kelime azlığıysa, evet öyküler az sayıda kelimelerle anlatılıyor. Ancak hissettirdikleri o kadar da az değil. Ferit Edgü, az sözle çok şey anlatmanın, birkaç kelimeyle yoğun bir duygu aktarımının en güzel örneklerinden birini sunmuş ve bana göre bu çabasında da başarılı olmuş.

    Demek ki duyguları anlatmak için o kadar çok kelimeye, sayfalarca yazmaya, uzun uzun tariflere, tahlillere ihtiyaç yokmuş. Birkaç doğru kelimeyi doğru yerde kullanarak veya gerektiğinde susup ucu açık cümleler kurarak da duyguları okura aktarmak mümkünmüş.

    Do Sesi'ndeki öyküleri "çerçeve öyküler" diye tabir etsek yanlış bir tabir kullanmış olmayız bence. Zira yazar, vermek istediği mesajı veya duyguyu birkaç cümle ile okurun önüne sunarak çerçevenin içerisini okurun doldurmasını amaçlamış. Tabii böyle bir tarza karşın, her öyküden, yazarın vermek istediği mesajı veya duyguyu almak pek kolay olmuyor. Bazen öyküyü okuduğunuzda hiçbir şey anlamamış olabiliyorsunuz. Sanırım bu kitaptaki öyküleri tam anlamıyla anlamak için iyi bir Ferit Edgü okuru olmak şart. Benim ise okuduğum ikinci Edgü eseri olduğu için, maalesef her öyküyü anladığımı sizlere söyleyemeyeceğim.

    Ferit Edgü kaliteli bir yazar. Bu kitaptaki öyküleri ise, asla sıkmayan ve şiir tadında duygu yoğunluğu taşıyan öyküler. Eğer Do Sesi'nin size de ölümü çağrıştırdığını düşünüyor; ama bunu mantıklı bir gerekçeyle tarif edemiyorsanız, Ferit Edgü sizin yazarınız olabilir.
  • Büşra A. tekrar paylaştı.
    Antonie Bret :''Aşkın gelişi, aklın gidişidir.'' der..Murat Mesut'un :''Aşk akıl tutulmasıdır'' sözüne denk bir söz.. Aşk üzerine yazılmış en güzel şiirlerden biri Cemal Safi üstada ait ''Benim adım aşk'' yada diğer ismi ile ''Aşk benim'' isimli nefis şiiridir..O şiirde aşkın yalın halinden, (den) haline kadar her halinden renkler var..

    Aşk ani gelir,şimşek gibidir kalpte çakması...Söz gelimi kişiyi uzun zaman tanırsınız aşk adına bir şey hissetmezsiniz, sonra bir anda çakar o şimşek ve o kişi bambaşka bir kişi olur karşınızda..Bazen de uzun zaman tanımaya gerek kalmaksızın olur bu durum, ani, apansız..

    Kendimden örnek verirsem, diyelim bir karşı cinse zaafım var; hatta aşık oldum olacağım..İşte o anda aşkımın katilidir kelimeler...
    O kişiden kırıcı bir kelime, aşkı (diyelim) darağacında sallandırma gücüne sahiptir..Daha iyi örnek, aşık olma evresinde aşkım/duygularım giyotindeki can gibidir..İtici,kırıcı,yıkıcı; şiddeti yüksek ''bir kelime'' giyotini harekete geçirmeye yeter..

    Elbette bu ince ve hassas dönem, kaynaşmış bir sevgili olma döneminde giyotinden azade olmuştur..Bunun altını çizeyim..Bahis mevzuumuz ilk aşık olma evresi..Bu da tamamen biter anlamında değil, kelimeler/tavırlar yeni olan ilişkiye zarar verir/verebilir anlamında...
    Onun için Stendhla : ''Aşk çok renkli bir çiçektir; ancak korkunç uçurumların kıyısında yetişir.'' demiştir. Giyotin, uçurum..sonu ölüm..Duyguların, aşk coşkunluğunun dumura uğraması, sönmesi..

    Ve sinsidir aşk..Saygısızdır..Kapı çalmadan gelip kalbinizi istila eder ve yine sormadan çekip gider..Ardına bile bakmaz..Hasretleriniz, acılarınız umrunda bile olmaz..Zaman bilmez, zemin bilmez, edep erkan bilmez..

    Ve son paragraf: İçinde merhamet, fedakarlık, dürüstlük olmayan şeye aşk deme...

    Aşk dolu haftalar efendim.

    Murat Mesut
  • Büşra A. tekrar paylaştı.
    Ah Madame de Prie...

    Bu satırlarda senin çöküşünü okurken hissettiklerine tanık olurken nasıl da kendimizle yüzleştik.
    Fransa’da ihtişamlı dönemlerinden birinde sarayda yüksek mertebesi olan Madame de Prie,nin Normandiya’ya sürgün edilmesiyle yaşadığı çöküşü Zweig amcamız anlatıyor bu kez. Stefan Zweig ayrıcalığı diye bir şey var benim kalbimde️ Keşke daha çok yaşasaydı (kendisi eşiyle birlikte intihar etmiştir) da böyle okunası daha nice eserler bırakabilseydi bizlere (yazdıklarının da yayınlanmasını istemeyen bir yazardı).. Yine de yazdıklarıyla yetinmeye ruhumu doldurmaya çalışıyorum.

    Psikolojik tahlilleri gerçekten çok iyi. Bu kitabında Madame de Prie’nin büyük ihtişamın, şöhretin, eğlencenin, iktidarın içinden yalnızlığa sürgün edilmesiyle onda yarattığı ruh halini anlatıyor.. Ne kadar da çok korkuyoruz unutulmaktan? İlgi odağı olamamaktan, sevenlerimizin hayranlarımızın azalmasından, sürekli konuşulmamaktan??

    Madame de Prie’nin nice kopyaları var şimdi dünyada.. Herşeyi değersizleştiren insanoğlunun sevgiyi, dostluğu, adaleti, hakkı, iktidarı, samimiyeti ters yüz etmesine artık daha çok tanık oluyoruz ya da yaşıyoruz ya da bizler yaşattırıyoruz.. Madame de Prie gibi duygusal bağ beslemediğimiz ama peşimizden koşturduğumuz aşıklar, daha iyi hissetmek için sadece bunun için insanların sevgilerini kullanıyoruz.. Madame de Prie sonunda parayla bile göstermelik sevgiyi satın alamayacağını farkediyor (ya bizler ne zaman fark edeceğiz?). Unutulduğunu, ne kadar kendini ortada gösterse de insanların zevklerine de hitap etse bir süre sonra unutulduğunu, insanların samimiyetsizliğini, nankörlüğünü görüyor.. En kötüsü de sahte olan sevgi ve ilgiye bile muhtaç kaldığını ve bunu sağlamak için elinden geleni yaptığını görüyoru bizler de. Ama işte yine de olmuyor.. kendimiz için sadece kendimiz için ne kadar emek verirsek verelim, bunun insana yetmeyeceğini bilmiyoruz.. Bencillik.. “Ben” için her şeyi yaparken “birileri “ için en ufak şey yapmıyoruz.. Peki sonra?? Geçici çözümler tükenince artık çöküş başlıyor. Bu çöküşü yaşayanlar burda mısınız? Ya da yaşamamak için geçici çözümler üretenler?? Kendilerini kandıranlar?? Kendilerini kandırmak için başkalarını da kandıranlar?? Nerdesiniz?? Burdaysanız duyun beni:” Sonunuz Madame de Prie gibi olacak unutmayın!”

    Madame de Prie sırf insanların yokluğunu çektiği için kendini ölümün kollarında bıraktı, ufacık komediyle kandırılabilen bu kıt akıllı sersem insanların. Onun gibi olanlardan ondan farklı düşünmeyenler, zerre kadar önemsemediğiniz insanların varlıkların özlemi için yanıp tutuşacaksınız... keyifli okumalar
  • Büşra A. tekrar paylaştı.
    - KOŞARADIM-

    Gittikçe yalnızlaşıyorsunuz insan kardeşlerim
    Ne bir ortak sevinciniz kaldı sizi çoğaltacak
    Ne bir içten dostunuz var acınızı alacak
    Unuttunuz nicedir paylaşmanın mutluluğunu;
    Toprağı rüzgârı denizi göğü
    O her zaman bir insanla anlamlı
    Tükenmez bir hazine gibi kendini sunan doğayı
    Unuttunuz, gömülüp günlük çıkarların
    Ve ucuz korkuların kör kuyularına
    Daraldıkça daraldı dünyaya açılan pencereniz.


    Fırlayıp ilk ışıklarıyla günün dağınık yataklardan
    Koşaradım gidiyorsunuz işinize değişmeyen yollardan
    Kurulmuş saatler gibi günboyu çalışıp tekdüze
    Uzayan gölgelerle koşaradım dönüyorsunuz evinize.
    Ne kadar uzaksa bir felaket sizden o kadar mutlusunuz
    Unuttunuz başkalarının acısını duymayı
    Küçük çıkarların büyük kurnazları
    Alışverişe döndü tüm ilişkileriniz, hesaplı, planlı
    Sevgileriniz ayaküstü, ilgileriniz koşaradım
    Unuttunuz konuşmayı kendinizi vererek
    Düşünmeden bir başka şeyi, içten yalın dürüst
    Dışa vurmayı duygularınızı
    Unuttunuz, neydi bir ince söze yakışan en güzel davranış.


    Gittikçe yalnızlaşıyorsunuz insan kardeşlerim
    -Ki bu en büyük kötülüktür size-
    Yıkanmıyor bir kez olsun yüreğiniz yağmurlarla
    Denizler boşuna devinip duruyor bir çarşaf gibi
    Gerip ufkunuza mavisini, çiçekler her bahar
    Uyanışın türküsünü söylüyor da görmüyorsunuz.
    Sizin adınıza dünyanın pek çok yerinde
    İnsanlar dövüşüyor ellerinde yürekleri birer ülke
    Anlamıyorsunuz inançlarını bir kez düşünmüyorsunuz.
    Ömrünüzü güzelleştirecek bir şey almadan hayattan
    Bir şeyler bırakmadan ardınızda gelecek adına
    Koşaradım tükeniyorsunuz insan kardeşlerim
    Koşaradım
    Duymadan bir gün olsun dünyayı iliklerinizde..
  • Büşra A. tekrar paylaştı.
    Köyden kaçış ve köyde kalmaya direniş üzerine bir hikaye. köylüler yolsuzluk, okulsulsuzluk, susuzluk, geçim sıkıntısından yakınır, ancak bir yol bulsa!ar hemen şehre atacaklar kendilerini.

    " Ah derler, şehirde başımızı sokacak bir oda gecekondu yapacak parayı bulsak durur muyuz?"
    Şehir ahalisi ise: " Şu gürültü ve karmaşadan, şu donuk,reksiz, tatsız hayattan çekip gitmek, bir güzel tabiat köşesinde temiz toprak, temiz hava,temiz su ve temiz ilişkiler içinde kafamızı dinleyebilsek"derler.

    Eserde köyde bulunanların yaşamları anlatılıyor, yalnız köyden kente göçenlerin hayatları değinilmiyor...

    Kahramanımız ise her köyde bir ıslak kaya var olduğunu, köylünün bu kayalara tutunarak köyde kalması gerektiğini vurguluyor. Çünkü kentlerde işsizlik, gecekondu gibi sorunlar olmayacağını düşünüyor.

    Köyden kente göç ederken köylülerinin kültürünü yeni hayata taşıyamadıklarını , ne köyden kopabildiklerini ne de tam anlamıyla kentli olabildiklerini anlatır yazar bize bu kitapta.

    Kitap akıcı, sade bir üslupla yazılmış,Aile ilişkilerini, Köy- kent yaşamını anlatmış yazar. Güzel bir hikayeydi herkesin böyle bir köy veya şehir hayatı vardır elbette... Kitabı çok beğendim tavsiye ederim.
  • Büşra A. tekrar paylaştı.
    Bir kadın, hayat yorgunu. Bunalmış biraz, içi de sıkılmış.
    Bir kitap almış, üzeri gelinciklerle dolu iç açıcı. Hayat Güzeldir demiş yazar. Okuyalım bakalım güzelmiymiş hayat diye düşünmüş.

    Kısa, yalın, şiir gibi yazılmış iyilik dolu hikâyecikler.
    Kâh gülümsemiş kâh hüzünlenmiş.
    Çiçekleri, ağaçları, kırları severmiş. Bazen onları okşar, konuşur hatta öpermiş bile.
    Yazar da hikayelerinde bunlardan bahsedince kalbini fethetmiş bizimkinin.

    İçi açılmış, iyiler de var elbet demiş okudukça. Umut dolmuş yüreciğine.
    Koymuş kitabı başucuna, kıvrılmış yatağına.
    Hülyalara dalmış, çıkmış bir ağacın dallarına...

    Hayat güzeldir...

    "Güzellik böyledir; çocuk da olsa, yaşlı da olsa, dilinden anlayanı yüreğinden vurur."
  • Büşra A. tekrar paylaştı.
    Zengin hayal gücü ve zengin anlatım gücünün muazzam buluşması.
    Kitapla ilgili ilk notlarıma şunu yazmışım: “Ne okuyorum ben? Masal mı? Değil. Ama masal kelimesi olmadan ne okuduğumu da anlatamam ki.”
    Okunan bir kitabın etkisiyle yeni bir hayat bulma çabasını anlatıyordu Yeni Hayat. Ve çok güzel anlatıyordu.
    Bir kitap. Okurken yüzünüze bir ışık vuruyor. Heyecanlanıyorsunuz. Arayışlara giriyorsunuz. Kafanızda bir melek sembolü.-anlamlandırmadığım kısımlardan- Sonra otobüs yolculukları. Yeni hayatı arıyorsunuz. Yollar, garajlar. Arada aşık olmuştunuz tabii. Sonra? Sonra sevdiğinizin sevdiğinin baba evine geldiniz. Ve bir anda garip kumpasların içine düştünüz. Ne yolculuktu!

    Güzel olmasına güzel ama biraz da karmaşık veya dağınık bir kitaptı Yeni Hayat. Ben bu dağınıklığı Mehmet karakteri üzerinden biraz toparlayabileceğimizi düşündüm.
    Bu kısım spoiler içererir,dikkat!

    ------------

    Önce biraz Mehmet’in geçirdiklerinden bahsedelim. Mehmet. Veya Nahit. Veya Osman. Dr. Narin’in oğlu.
    O da kitabı okuyor, heyecanlanıyor. Bizim karakterimizin geçtiği yollardan geçiyor. Sonra Canan’la tanışıyor. Onunla tanıştığında “kitaptan fışkıran ölümü”(167) fark etmişti aslında. Ama Canan Mehmet’i canlandırıyor. Kitabı o da okuyor ve bu sefer beraber arayışlar. Uzatmayalım. Sonunda ise sakin bir kasabada, sakin bir hayat. Kitabın heyecanından uzak.

    Yani, aynı bedende kitabın farklı etkilerinin görüldüğü üç ayrı isme sahipti bu karakter.

    Nahit: Malum kitabın ilk okunduğu
    zamanlarda, yeni hayatı ısrarla arayan.
    Mehmet: Kitabın bahsettiği yeni hayatı bulma konusunda tereddüt eden. O arayışta geçen buhran dönemi. Bizim karakterimiz üzerinde daha etkili gibiydi aslında. Şöyle bir şey demişti hani: “Kendim olamıyorum. Kimse olamıyorum. Yardım et bana. Senin yazdığını, bu odayı, kitabı aklımdan çıkarayım, eski hayatıma huzurla döneyim.”(166)
    Osman: Yeni hayatı arayışın - anladığım kadarıyla- son bulduğu zamanki arkadaş. Osman bizim karaktere şöyle demişti: “Her şeyin aslına, İlk Neden’ine, kökenine varmak istiyorsun değil mi? Saf olana, bozulmamış olana, sahih şeye ulaşmak istiyorsun. Ama yok öyle bir başlangıç. Hepimizin taklidi olduğu bir asıl, bir anahtar, bir söz, bir köken aramak boşuna.” (170) Bizim karakterin son sayfalarda geldiği nokta.

    Yani, önce kitabı okudu. Yeni, anlamlı bir hayata inandı. Sonra ise anlamlı bir hayatı aramanın anlamsızlığına.
    Önemli olan yepyeni, değerli bir hayat bulmak mıydı, yoksa sahip olduğun hayata değer katmak mı? İşte bu üç kişili karakterin hayatı bu soruya cevap niteliğinde. Ve tabiki bizim karakterimizin de.

    --------

    Kitap, çok çok güzeldi. Okurken kaç kere durup “ne kadar güzel bir şey okuyorum ben” dediğimi hatırlamıyorum bile. Kendimi kelimelerin akışına bırakıp ne yazdığını anlamadığımdan aynı cümleyi defalarca okuduğum da oldu. Orhan Pamuk düz yazının içine şiiri nasıl bu kadar güzel serpmiş, sihir mi yapmış, ne yapmış anlayamadım :) Öylesine etkileyici bir anlatımı vardı. Masal gibi.
    Fakat önceden belirttiğim gibi biraz karışıktı. Yani, parça parça gibiydi. Ve ben parçaları tam olarak birleştiremedim. O yönden biraz zorlayıcı bir kitaptı. Ama bu durum güzelliğine gölge düşürecek kadar değildi, kesinlikle :)
    Bu kitap öncesi Orhan Pamuk’a dair bilgim yok denecek kadar azdı. Sadece, okuduktan sonra sonuna kadar hak ettiğini düşündüğüm, Nobel ödüllü bir yazar olduğunu biliyordum.

    #31684193

    Bu güzel etkinlik sayesinde kalemiyle de tanışmış oldum, teşekkür ederim :))

    Bu kitabı çokça tavsiye ediyor ve iyi okumalar diliyorum : )
  • Büşra A. tekrar paylaştı.
    Falih Rıfkı Atay 1923-1938 tarihleri arasında Atatürk’ün bizzat yanında bulunmuştur. Dönemin önemli gazetecilerinden biri. Çankaya; Atatürk’ün doğumundan okul hayatına , katıldığı savaşlardan,devrimlere, Atatürk’ün bilinen ve bilinmeyen yönlerini anlatıyor. Çankaya'yı okumadan önce Milli mücadele dönemi paşalarının hepsinin hatıratını okudum. Tarih kitaplarına baktığınızda veya hatıratları okuduğunuzda tarafsız kalınamayacağını görürsünüz. Falih Rıfkı Atay bu eserinde bunu biraz abartmış. Kitapta bazı tutarsızlıklara da rastladım. Hain dediğini sonraki sayfalarda övüyor. Bazı yorumları güzelken bazıları çok saçmaydı. Kitapta o dönemlere ait ilginç bilgiler de yer alıyor. Gerçi diğer kitaplarda okumuştum ama Falih Rıfkı'dan okumak şaşırttı. Bir de bir olayı 4-5 yerde okuduğum oldu.Bu durum biraz sıktı. Kitaptan bir çok alıntı yapmak isterdim ama inceleme uzun olacak diye sadece bir tanesini buraya alıyorum.
    "Ne kadar uzun sürmüştü bilseniz... Tarih kitaplarından hangi gün başlayıp hangi gün bittiğini öğrenerek bu uzunluğu ölçemezsiniz. Sakarya Harbi'nin her dakikası kendi başına bir zaman gelen, geldiğini duyuran, giden ve gittiğini duyuran bir zamandı."
"Yeryüzünde bütün ızdıraplar, aza kanaat etmemekten doğar."
Firdevsi
812 okur puanı
07 Haz 2017 tarihinde katıldı.