Yılmaz Güney'in 1972 ile 1974 arası Selimiye cezaevi deneyimlerinden yazdığı üçlemenin ilki Hücrem. Aktör, senarist, yönetmen Güney; yaptığı gerçekçi filmlerin yanında yazarlığıyla da realist ve dolayısıyla her türden iktidar sahiplerinin boy hedefi olmuştur tarihte. Onlar; toplumun içinde bulunduğu gerçek durumu ortaya koyarlar, diğerleri bunu düzeltmek yerine söyleyeni yok etmeye çabalar dururlar. Peki; günümüzü de yansıtan eserleriyle bu güzide insanları yok edebilimişler midir?
Eser; Güney'in birkaç metrekarelik hücresinde kendini, sanatçılığını ve geçmişini sorgulamasıyla başlıyor. Küçük penceresi önünde bitip günden güne büyüyen küçük bir ot gibi; pişmanlıkları, hataları (içki- kumar) sosyalistliğini hatırlıyor ve nedenlerini soruyor duvarlara; onlar da büyüyor zamanla. Ve düşünceler dile sonra ele geliyor, yazıyor...
Diğer bölümde ise; iki hikaye var, Çocukluk otobiyografisi ve Çırak. Her ikisinde de; fakirlik, aile içi şiddet, cehalet ve sonunda tabii ki işsizlikten İstanbula göç var. Edebiyatımızın Makal'la başlayan köy hayatının gerçekleri gibi uzanıyor kendi içerisinde bu öyküler, hayatlar. Üzülmekle acımak arası, hayır; gerçek Anadolu'yu tanıyorsunuz. Belki de anlar gibi oluyorsunuz; elektriği olmayan köylere yapılan bedava buzdolabılarına satılan oyları! Çırak'taki Kadir'in sosyalist Mehmet Salpa abisiyle tanışıp bilinçlenme ışığında kaldı öykünün sonu.
Birkaç yüzyıldır devam eden, sırasıyla; monarşi, aristokrasi ve sonrası Burjuvazi sömürüsünün hemen tüm ideoloji yada sistemler altında insanlığı getirdiği nokta belli. Ve bu düzene karşı koyanlar, en başta gerçeği görüp o müthiş hayalgücü ile öngörülerini dile getirebilen sanatçılar, bilim adamlarıdır. Onlar, toplumu dile getiridikleriyle yönlendirmekle kalmaz, eserleriyle nefes almalarını da sağlar. Güney gibi bir sanatçının kapalı bir kutuda verdiği nefesleri işitebilmek adına okuyun: O nefesi siz de alacaksınız, emin olun.