Bu kitap benim epey zamanımı aldı ; yer yer sıkıldığım gereksiz olarak gördüğüm uzatmalı tahliller ve bunun yanında hazmedilmesi zor olan sahneler vardı. Sahneler diyorum çünkü okurken gerçekten muazzam şekilde gözünüzün önünde canlanıveriyordu her şey hatta öyle ki derin derin nefes alıp bir yere yetişme isteği beliriveriyor bağrınızın tam ortasında.
Yusuf, bir taşra çocuğu annesi babası cinayete kurban gidince kasabada büyümek zorunda kalan ama ne doğduğu ne de yetiştiği yere ait olmayan başka alemlerden biriydi. Yeryüzünde mülteci misali yaşam süren Yusuf'un tek sığındığı yer Muazzez'in göğüs kafesiydi orayı kendine memleket bellemişti lakin onu da çok gördüler sürgün ettiler. O dönemin idari ve adli işlerinin nasıl yürütüldüğüne dair izler de vardı lakin benim en çok zoruma giden; öz annesi nasıl olur da para ve değerli hediyeler için kızını kurtlar sofrasına atabilir ve bunu gurur duyulacak bir konum haline getirir aklım almıyordu. Tabi bunlar görünen tema salt görüşler; toplumun düşünceleri ve ne olursa olsun parası olanın her zaman güçlü olmasaydı.
Yazarı, pek severim lakin bu kitabında diğer eserlerine nazaran bir sonuç olmamakla beraber dini vecibeleri hafife ve alaya almak suretiyle biraz uzaklaştırdı kendinden ve okuduğum muazzam bir yazı geldi aklıma; "tarlada çiftçinin izi, kitapta yazanın fikri mutlak suretle mevcuttur" diye. Yani bir şekilde Sabahattin Ali, yine kadere dem vurmuş gibiydi. Ne yapılırsa yapılsın yazgının değişmeyeceğini hafifçe veriyor fakat fazla da açığa çıkarmıyordu, onu tanıyanlar mutlaka bunu fark etmişlerdir.