·112 syf.····Okunma: 04 Nisan 2021 15:10 Ben sisifos. Birazdan yazacaklarım, bir insanın var olma hakkını yaşamasıdır. Malatya'nın Levent Vadisinde, vadinin en yüksek tepesinde göğsümü boşluğa dayamış, bir şeyler düşünüyorum. Kollarımı iki yana açmışım, yüzümü gökyüzüne dönmüşüm. Bir şeyler olacak, belli. Hava bir açıp bir kapanıyor. Bulutlar güneşin önünden böylesine gelişigüzel geçerken, tam olarak şu anda bir yerlerde birilerinin öldüğüne eminim. Onlar çok şanslılar, ne zaman öleceklerini bilmiyorlar. Kısa süre önce ben de onlar gibiydim. Yağmur başlıyor. Minik bir damla düşüyor, kırık parmağımın ucuna. Onu geçenlerde kırmıştım. İlkin hiç hissetmemiştim acısını. Sonra elime bir ağırlık çökmüştü. Ağrılar içinde o gece uyuyamamıştım. Tam olarak şu anda hayatımı veya hayatta olduğumu, kırık bir parmaktan anlıyordum. Ne parodi ama! Yaşamı acılardan öğrenmek!.. Ölüm de böyle miydi? O da bu parmağın acısı gibi sonradan mı hissediliyordu? Ya da tam tersi; ölüm, son bir acıyla diğer tüm acılara son veriyordu. Yağmur başladı. Nisan yağmuru bu. Altımdaki kayaların oyuğuna birikmiş topraktan nefesim yettiğince azot kokusu alıyorum. Bu arada altımda koca bir dağ duruyor. En tepede bir fısıltı gibi kollarımı iki yana açmış dünyaya sarılırken, bir yandan yaşamı ellerimin arasında tutmuş, Tanrı'ya meydan okuyorum. Nefes alıyorum, bir yerlerde birileri ölüyor, hissediyorum. Bağdaş kurup oturuyorum. Bir şeyler yazıyorum. Uçuruma ardımı dönüp bir sigara yakıyorum. Sonra kaldığım yerden kollarımla hayatı tutmaya, ayaklarımla hayata tutunmaya devam ediyorum. Ama bu arada bir yerlerde birileri ölmeye devam ediyor. Bir... İki... Üç... Dört... Beş... Tanrı'ya armağan edilen son nefesler bunlar. En son ne zaman geldim buraya? Hatırlamıyorum. Sanırım yıllar önceydi. Hayatımın ilk heves yıllarıydı galiba. Martin Eden'ı tanıdığım yıllardı ve çok hayal kurardım. Pozisyonumu alıp gözlerimi kapamadan önce birkaç metre aşağıda bir dağ lalesi ilişiyor gözüme. Birkaç yaprağını dökmüş, eğilip bükülerek rüzgara direniyor. İki gün önce ben de böyle direniyordum. Bana benziyor, yakında ölecek. Onu zamanından önce koparasım geldi. Ama değil ona ulaşmak, ileriye doğru iki santim kıpırdasam uçurumun dibini boylarım. Haberi olmadan ölecek kadar şanslı değil. Ben de değilim, iyilik yapacak kadar şanslı değilim. Hayatımı düzene sokacak kadar becerikli de değilim. Ama neyse ki oturup izleyecek kadar çaresiz de değilim. Geçenlerde bir kızdan hoşlanmıştım mesela. Sesini duymak, beceriksizliğime iyi geliyordu. Neyse ki daha fazla dayanamadı beceriksizliğime, çekti gitti. Bunlar olağan şeyler, biliyorum. Doğaya aykırı olan benim. Birileri ölüyor. Uzaklarda benden habersiz, tanımadığım birileri ölüyor. Güneş, bulutların arasından göründü. Yağmur dineli çok oldu. Karşı yamaçta gökkuşağı açmış. Doğa muazzam coşkusuyla beni son yolculuğuma uğurluyor. Islanarak rengi daha da koyulaşmış masmavi gömleğimi çıkarıyorum. Kırmızı lekeler maviye yakışmaz. Kan sıçrasın istemem. Belki onunla üzerimi örterler diye onu aşağıya atıyorum. Şimdi üzerimde siyah bir tişört var. Çıplak kollarımda son kez rüzgarı hissetmek istiyorum. Üşümek istiyorum, daha çok üşümek istiyorum. Son bir sigara yakıyorum. Çakmağımı uçurumdan aşağı atarken, daha yere varmadan, keskin kayalıklara çarparak tok bir ses çıkarıyor. O da bana benziyor. Var olan ve yok olan her şey bana benziyor. Bütün başlangıçlar, sonlarıyla beraber bana benziyor. Bu uçan kelebek, bu arı, kayalıkların çatlaklarından sanki can havliyle fışkırmış bu otlar... Doğal yasalara ilk ve son kez karşı çıkıyorum. Ne mi oldu? Bugün ıslık çalmadan yürüdüm. Kozalakları düşünmedim. Sevdiklerimle gizlice vedalaştım. Buraya gelmeden önce kalabalık bir meydana uğradım. Herkes memnundu kendinden. Bu yüzden üstüm başım taze insan kokuyor. Biraz daha sıcak bir günde dünyaya veda etseydim, karıncaları da görürdüm. Ama bulutları ve güneşi gördüm, gökkuşağını da gördüm. Kim bilir kaç insan şu renklere bakarken mutlu olmuştur. Ah insanlar! Bu küçücük şeylerle mutlu olmayı nasıl başarıyorlar? İnsan doğası işte... İyi veya kötüden ziyade ahmaklığa yönelik. En kolay mutlu olma biçimi, kendine kanmaktır herhalde. Ben beceremiyorum bunları. İçimden bir ses, beni sürekli uyarıyor. Kendimi komik hissediyorum böyle durumlarda. Mavi bir çiçeğe bakarken de bunları hissediyorum, beyaz buluta bakarken de sarı güneşe bakarken de... Bana doğayı anlamlandıran tek şey, bugün ona karşı gelişim. Bu yüzden hastalanarak ya da bir kaza geçirerek ölmek istemezdim. O zaman bir sürü insan, nasıl öldüğümü tartışırdı; neden öldüğümü değil. Ve ölmeye mecbur kalmış gibi olurdum. Şu anda hiçbir ölüm, bana bu rüzgara asılı durmaktan daha fazla zevk veremez. Birazdan bu kayalıklardan nisanın onunda, akşama doğru düşeceğim. Uçurumun birkaç metre aşağısındaki keskin kayalara başımı çarpmamaya gayret edeceğim. Son ana kadar bedenimin acısını hissetmek istiyorum. Önce kollarım ve ayaklarım kırılacak. Sonra kaburgalarım parçalanacak. En son, aşağılarda bir yerlerde kafamı bir kayaya denk getirip kafatasımı parçalayacağım. Sonumu hesaplarken bile senaryo çizmekten geri durmuyorum. Ölürken bile müstehziliğim tutuyor. Ölürken... Bu gerçek, koca bir dağ gibi önümde duruyor. Ölüm. Güneşe, bulutlara, gökyüzüne son kez bakıyorum. Bir daha rüzgarı hissedemeyeceğim, ayı göremeyeceğim, yıldızlara bakamayacağım. Bir daha, laf arasında hiç kimseye, "başka bahara kalsın," diyemeyeceğim. Birazdan bu kayalıklardan bir dağ boyunca düşüp parçalanacağım. Son sözümü şimdi söylemek istiyorum: Ben sisifos, birazdan bu dağdan, kendimi Tanrı'nın insafına bırakacağım.