·320 syf.··Beğendi
···Okunma: 16 Nisan 2021 17:52 İkinci Dünya Savaşı yılları. Sınırların ve ülkeler arasındaki anlaşmaların sürekli değiştiği; milyonların, sadece yaşamaya devam edebilmek için, evlerinden kaçarak bilmedikleri başka diyarlarda barınabilmeye çırpındıkları yıllar. Almanlar kuzey Fransa’yı işgal etmiş, İtalya ve İspanya Hitler ile kolkola çalışan faşist diktatörlerin yönetiminde. Az sayıda tarafsız kalabilen Avrupa ülkesi ve daha Nazi hücumuna uğramamış güney Fransa, bu faşist liderlerin hışmına uğramadan topraklarına akan mültecilerden bir an önce kurtulmaya bakıyor. Mülteciler için tek umut, Amerika kıtasındaki ülkelerden herhangi birine kapağı atmak. Hem varacakları ülkeden giriş vizesi, hem binecekleri geminin uğrayacağı limanlar için transit vizesi, hem de bulundukları ülkeden ayrılmak için çıkış vizesi almak zorundalar. Tüm bunları yaparken evrakları tamam, paraları hazır, sağlıkları yerinde olmalı.
Tabii şansları da olmalı, zira denizaltılarla ve mayınlarla sarılı okyanuslarda gemilerin hedefe varabilecekleri de meçhul.
Anna Seghers Yahudi asıllı bir Alman yazar. Hem Yahudi, hem de komünist parti üyesi olduğundan vatanından kaçmak zorunda kalıp önce Fransa’ya, Almanların ilerlemesi sonrası ise Marsilya üzerinden Meksika’ya kaçmak zorunda kalmış. Bu romanı da, Marsilya’da karşılaştığı mültecilik ve vize alma çilesi üzerine kurgulamış.
Otobiyografik ögeler de içeren bu romanın kahramanı, 1937 yılında bir Nazi toplama kampından kaçan Seidler. İnsan yığınları ile birlikte oradan oraya sürüklenerek sonunda Marsilya’ya ulaşmayı başaran Siedler’in amacı bu şehirde kalıp savaşın gidişatını beklemektir. Ancak şehir kendisi gibilere kapılarını, sadece gitmeyi taahhüt etmeleri şartı ile açar. Yolculuğu sırasında tesadüfen eline geçen belgelerle yazar Weidler’ın kimliğine bürünen, vize kuyruklarında karşılaştığı Weidler’ın karısına aşık olunca kafası iyice karışan Siedler karakteri ile, hem mülteci olmanın zorluklarını paylaşır bizimle Seghers, hem de sık sık sorar: Yaşamak dediğimiz nedir? Ne kadar çileye katlanmayı gerektirir?
Romanın konusu bizim gibilere hiç yabancı değil. Vize alabilmek için sayısız evrak sunmaya, günlerce beklemeye ve para akıtmaya alıştık biz Türkler. Yanıbaşımızdaki savaş sonrası ülkemize gelen mültecilerin ne gibi zorluklar yaşadığını da az çok biliyoruz. Hatta parasız, ser sefil kamplarda yaşam savaşı veren günümüz mültecilerinin durumu, Seghers’in anlattığı evrak peşinde oradan oraya sürüklenen Avrupalıların durumundan çok daha vahim bence. O yüzden, Avrupa’da çok büyük ilgi görmüş bu kitabın etkisi maalesef bende fazla olmadı. 2. Dünya Savaşı sırasında Avrupa’daki kaosu daha yakından anlamamızı sağlıyor, ama bize bilmediğimiz bir sır vermiyor.
Edebi olarak da çok beğendiğim söylenemez bu eseri. Kahramanı Seidler’in diyalogları ve iç sesi ile ilerliyor kitap. Vize peşinde koşma süreci o kadar sıkıcı ve tekrarlı ki, bu bunaltıcı atmosfer kitabın bütününe yansıyor. Seghers’in belki amacı da okuyucusuna bu sıkıcı ortamı hissettirmek, ancak arka planda kurguladığı aşk hikayesi de, Seidler’in yanına konumlandırdığı farklı karakterler de son derece yüzeysel ve derinlikten uzak olduğundan hikaye okuyucuyu içine çekemiyor bir türlü. Dolayısıyla zor okunan, sürükleyiciliği olmayan bir roman çıkıyor karşımıza.
2. Dünya Savaşı dönemde Avrupa’da neler yaşandığı ilginizi çekiyorsa, yine de bir alternatif olarak eklemeyi düşünebilirsiniz okuma listenize.