Evrenin kökenini, tanrılar ve insanların varoluşunu açıklamak için Sümerlerce geliştirilmiş kuramlar ve kavramlardan oluşan Sümer kozmolojisi incelememiz, insanın yaratılışıyla sona eriyor. Sümerlerin kozmogonik kavramlarının, erken olmakla birlikte hiçbir biçimde ilkel olmadıkları yeterince vurgulanamamış olabilir. Bunlar, doğanın güçlerini ve kendi varoluşunu düşünen Sümerlinin olgun düşüncesini ve düşünce uslamlamasını yansıtırlar. Bu kavramlar çözümlendiğinde; tanrıbilimsel paravan ve çok-tanrıcı süslemeler kaldırıldığı zaman (buna karşın, malzememizin sınırlı olmasının yanı sıra içeriğini anlayışımız ve yorumlayışımız da sınırlı kalacağından günümüzde bu her zaman olanaklı değildir), Sümerlerin yaratılış kavramları keskin bir gözlem anlayışıyla birlikte gözlenen verilerden uygun sonucu çıkarıp bunu ifade etme yeteneği de göstermektedir. Bundan yola çıkarak, akılcı bir biçimde ifade edilen Sümer kozmogonik görüşleri şöyle özetlenebilir:
1. Başlangıçta ilksel deniz vardı; Sümerlerin bu denizi ezeli ve yaratılmamış olarak kabul etmiş olmaları mümkündür.
2. İlksel deniz birleşik haldeki göğü ve yeri ortaya çıkardı.
3. Gök ile yer, katı öğeler olarak düşünülmüştü. Bununla birlikte, aralarında, ana niteliği genişlemek olan, onlardan çıkan hava öğesi vardı. Böylece gök ile yer genişleyen hava öğesi tarafından ayrıldı.
4. Gök ile yerden daha hafif ve yoğunluğu çok daha az olan hava, Sümerlerce belki de havayla aynı maddeden olduğu düşünülen ayı meydana getirmekte başarılı oldu. Güneşin aydan doğduğu düşünülüyordu; yani, ayın havadan ortaya çı kıp gelişmesi gibi o da aydan ortaya çıkıp gelişmişti.
5. Gök ile yer birbirinden ayrıldıktan sonra, yeryüzünde bitki, hayvan ve insan yaşamı olanaklı hale geldi; yaşam hava, toprak ve su bileşiminin bir sonucu olarak düşünülmüş gibi görünmektedir; kuşkusuz güneş de buna dahildi. Yeryüzündeki bitki ve hayvan yaşamının ortaya çıkışı ve üremeleri konusunda elimizdeki malzemeden bir şey çıkarmak ne yazık ki güçtür.
Sümerlerin tanrıbilimsel dile aktarılan bu usçu kavramları şöyle tanımlanabilir:
1. Başlangıçta ilksel denizle kişileştirilen tanrıça Nammu vardı.
2. Tanrıça Nammu eril gök-tanrısı An ile yer-tanrıçası Ki’yi doğurdu.
3. An ve Ki’nin birleşmesinden, gök-baba An’ı toprak-ana Kfden ayıran hava-tanrısı Enlil doğdu.
4. Hava-tanrısı Enlil kendini, Sümerlerce tavanı ve duvarlarını koyu lacivert taşı rengi gökyüzünün ve yerini yer yüzeyinin oluşturduğu düşünülen evinde, zifiri karanlıkta bulur. Ve evinin karanlığını aydınlatması için ay-tanrısı Nanna'ya yaşam verir. Sonra da ay-tanrısı Nanna, babasından daha parlak olan güneş-tanrısı Utu’ya yaşam verir. Burada, yaşam verilen oğulun, yaşam veren babadan daha güçlü olması düşüncesi -daha derin anlamıyla ilerleme dediğimiz gelişimin içinde gerçekten meydana gelende budur- Yakın Doğu felsefesi ve psikolojisi için oldukça doğaldır. Örneğin, tarihsel devirler içinde hava-tannsı Enlil, babası gök-tanrısı An’dan daha güçlü hale gelir. Daha sonra Sami Babillilerin tanrısı Marduk, babası su-tanrısı Enki’dern daha güçlü hale gelir. Hıristiyan öğretisinde, oğul İsa, birçok bakımdan insanlığın kurtuluşu için baba Tanrı’dan daha önemli ve başarılı hale gelir.
5. Bundan sonra hava-tannsı Enlil annesi yer-tanrıçası Ki ile birleşir. Bu birleşme ve su-tanrısı Enki’nin büyük yardımı sonucunda yeryüzünde bitkisel ve hayvansal yaşam yaratılır.
Öte yandan insan, ilksel deniz, tanrıça Nammu, toprak ana, Ki ile özdeşleştirilebilecek tanrıça Ninmah ve su-tanrısı Enki’nin ortaklaşa çabalarının bir ürünü gibidir. Bu belirli bileşimin içeriği için -ve zamana ait az çok yüzeysel verilerle bunun ardında sağlam bir mantık bulunduğuna, sadece hoş bir fantezi olmadığına inanmak için her türlü neden vardır- bugün elimizde bulunan malzeme ve sınırlı anlayışımızdan bir sonuç çıkarmak güçtür.