"Kendim olmalıyım, diye tekrarlıyordum, onlara hiç aldırmadan, onların seslerine, kokularına, isteklerine, sevgilerine ve nefretlerine aldırmadan kendim olmalıyım ben, kendim olmalıyım, diye tekrarlıyordum, sehpanın üzerinde memnun duran ayaklarıma ve tavana üflediğim sigara dumanına bakarak; çünkü kendim olamazsam onların olmamı istedikleri biri oluyorum ve onların olmamı istedikleri o insana hiç katlanamıyorum ve onların olmamı istedikleri o dayanılmaz kişi olacağıma hiçbir şey olmayayım ya da hiç olmayayım daha iyi, diye düşünüyordum."
Biz sudanız.
Yaşam suyun içinde filizlendi. Irmaklar toprağı besleyen kandır ve bizi düşündüren hücreler, bizi ağlatan gözyaşları, bize hatırlatan bellek, hepsi sudan yapılmıştır.
Bellek bize bugünün çöllerinin dünün ormanları olduğunu ve suyla toprağın hiç kimsenin ve herkesin malı olduğu o çok eski zamanlarda, bugünün kuru dünyasının ıslak dünya olmayı bildiğini söylüyor.
Bu su kime kaldı? Sopayı elinde tutan maymuna. Silahsız maymun bir sopa darbesiyle öldü. Eğer yanlış hatırlamıyorsam, 2001, Bir Uzay Destanı filmi böyle başlıyordu
2003 yılının 20 Mart günü, Irak uçakları Birleşik Devletler'i bombaladı. Bombaların ardından, Irak birlikleri Kuzey Amerika ülkesinin topraklarını işgal etti.
Ülke büyük bir yıkım yaşadı. Çoğunluğunu kadın ve çocukların oluşturduğu çok sayıda Birleşik Devletler vatandaşı sivil öldü ya da sakat kaldı. Tam sayı bilinmiyor, çünkü âdet olduğu üzere sadece işgalci kuvvetlerin verdiği kayıpların çetelesi tutulur ve işgal altındaki halkın kayıplarını saymak yasaklanır.
Savaş kaçınılmazdı. Irak'ın ve tüm insanlığın güvenliği, Birleşik Devletler'in cephaneliklerinde duran kitle imha silahları yüzünden tehdit altındaydı.
Buna karşılık, Irak'ın esas niyetinin Alaska petrolünü ele geçirmek olduğu yönündeki söylentilerin hiçbir temeli yoktu.
İsa'dan önce 44 yılının bir gün doğumunda, Calpurnia ağlayarak uyandı.
Rüyasında, bıçak darbeleriyle delik deşik olmuş kocasının kollarında can çekiştiğini görmüştü.
Calpurnia rüyasını kocasına anlattı ve ağlayarak, dışarı çıkmaması için yalvardı, çünkü orada onu ölüm bekliyordu.
Ama Pontifex Maximus, ömür boyu diktatör, ilahi savaşçı, yenilmez tanrı, bir kadının rüyasını ciddiye alamazdı. Jül Sezar onu eliyle kenara itti ve Roma Senatosu'na doğru ölümüne yürüdü.