·415 syf.··Beğendi
···Okunma: 23 Nisan 2021 20:50 Spoiler İçermez
Normal şartlarda, yani tamamiyle normal şartlarda, doğa olaylarının ve sosyal ilişkilerin herkes için aynı şeyi ifade ettiği durumlarda, yani kavramların salt kendi anlamlarını karşılamakla yetindiği genel geçer yargılara marus kalmış olguların var olduğu durumlarda, gelişmek adına ve de kendi cümlelerimle bir kitaptan aldıklarımdan edebi bir metin çıkarmaya çalışırdım. Bugün bunu yazmayacağım. Çünkü bu kitabı anlatmaya benim cümlelerim yetmez. Onu ancak anladıklarımla yazabilirim. Eğer daha fazlasını yazmaya çalışırsam, benim de dört yıl önce gittiğim Kars'ın taş yapılarından fazlasını anlatmam imkansız. (Dört yıl önce bir Aralık akşamı Doğu Ekspresi'yle Kars'a gitmiştim.) Mesela ilk cümleyi neden bu kadar uzattım ki. Halbuki sadece genel-geçer durumlarda deseydim de yeterli olurdu, öyle değil mi? (Mesela lafı eğip bükmeden ya da tüm işi tumturaklı cümlelere yıkıp, edebiyat yapmadan...) Değil! Öyle değil! Çünkü bugün Orhan Pamuk'u okudum. Üzerimden tır geçti. Bir ayağım sakat, bir gözüm kör, ellerim titriyor, kar yağıyor ve ben Kars'ta gezerken bir sokakta ateist oluyorum, öbüründe dindar bir sufi. Bu arada daha önce hiç tanımadığım bir kadına aşık oluyorum. Yapay yapılar ve doğal olayları betimleyerek ruh tahlilleri yapılamaz. Belki de yapılabilir ama ben bugün hiç de mükemmel olamayacağım. Ama kavramların sınırlı anlamlarından, belki biraz da felsefik totolojisinden, bahsetmeye mecburum. (Kavramların felsefik totolojisi dediğim için belki bana karşı çıkacaksın @asan2173 ama öyle.) Bu noktada anlamı biraz daha kapalılaştırarak metni yoruma açık bir hikâye haline getirmeye çalışıp, kavramların temsil ettiği olguların insanda yarattığı hissiyatlarının yaşantılar sonucunda hangi anlamlara gelebileceğini anlatmaya çalışacağım. Ama benim hikayemin kahramanı bir şair değil; kör, sağır, dilsiz ve topal bir seyyar...
Cahil bir adam, etrafı sıradağlarla çevrili uçsuz bucaksız bir ovada yolunu kaybeder. Çamurlu tarlaları geçer; taşan dereleri aşar ve dizleri üstüne çökmüş, ellerini yukarı kaldırıp sitemkar bir halde yağmurdan şikayet eden bir çiftçiye rastlar. Seyyar'a göre yağmur, bereketi temsil ediyordu. Ama gördüğü manzarada ekinler sudan sararmış, çiftçinin bir yıllık mahsulü ziyan olmuştu. Yağmur, çiftçi için felâketi temsil ediyordu. Seyyar, şaşkın şaşkın dağlara doğru yol alır. Dağların zirvelerine doğru aynı pozisyonda durmuş, Tanrı'ya şükür duası eden bir çobana rastlar. Yağmurun yağmasıyla otlaklar büyümüş, dereler dolup taşmış, sürünün bir yıllık yiyecek ve su ihtiyacı giderilmişti. Halbuki geldiği yerde yağmur felâketi temsil ediyordu. Bu dağlarda ise yağmur bereketti. Nice sonra Seyyar, bir deniz kıyısına varır. Balıkçı teknesinde hiçbir duygu belirtisi göstermeden oturan, sakalları henüz çıkmamış temiz yüzlü balıkçı bir çocuğa rastlar. Seyyar, uzun süre uzaktan çocuğu izler. Merakına engel olamaz kıyıya yaklaşır ve sorar:
"Yağmur yağıyor."
"Evet, yağmur yağıyor."
"Yüzünüzde ne mutluluk ne de mutsuzluğa dair bir ifade göremiyorum. Halbuki benim geldiğim yerlerde yağmur bir çiftçi için felaket iken bir çoban için bereketti. Oysa siz yağmura hiç tepki göstermiyorsunuz. Yoksa siz Tanrı'ya inanmıyor musunuz?
Balıkçı kadın, bu soruyu daha önceden çok kereler duymuş gibi cahil Seyyar'ın yüzüne tatlı tatlı gülümseyerek baktı. Basit bir el hareketiyle başındaki bereyi çıkarıp rüzgarlı havada saçlarını iki yana savurdu. Seyyar şaşkın şaşkın kadına bakakalmıştı. O ana dek onun bir kadın olduğunu anlamamıştı. Gördüğü çiftçi, bir erkekti; çoban erkekti. Onun dünyasında dünyayı erkekler çekip çeviriyordu. Kadıların yaşam alanları erkeklerin düşünebildikleri, görebildikleri, hissedebildikleri kadardı. Şu ana kadar gördüğü bütün kadınlar, erkeklerin duygularının boyunduruğundaydı. Ama bu kadın onun alışkanlıklarına hiç uymuyordu. Yoksa o bir şeytan mıydı? Muhtemelen bu yüzden Tanrı'ya inanmıyordu. Yine de gözlerini denizin ortasında dalgalarda sallanan bu teknedeki bu güzellikten alamıyordu. İçin için onu sahiplenmek istiyordu. Ama ona ulaşmak olanaksızdı. Yüzme bilmiyordu. Bilse bile topal ayağıyla yüzmek olanaksızdı. Sendeleyerek kıyıya biraz daha yaklaştı. Kadın, sandalyeden kalkarak dirseklerini teknenin korkuluğuna dayadı. Tanrı'ya inanmadığımı da nerden çıkardınız? dedi. Seyyar cevap veremedi. Verecek cevabı da yoktu zaten. Hem neye dayanarak bunu söylemişti ki zaten. Birden onun bir şeytan olabileceğini düşündüğü için utandı. Kadın devam etti.
"Yağmurun yağması bana bir şey ifade etmiyor."
"Neden?"
"Çünkü ben denizde yaşıyorum. Yağmur, deniz için pek bir şey ifade etmez; yağmur, denizi ıslatamaz."
Seyyar, ne diyeceğini bilemez halde havaya dokunur gibi avucunu kadına doğru uzattı. Tekne, dalgaların etkisiyle git gide uzaklaşarak gözden kayboldu. Seyyar, orada öylece kalakaldı.
Ötesini düşünemediğimiz dünyamızda biz ne kadar insanız? Bence her insan, bu sorunun cevabını hayatında bir kez olsun verebilmeli. Ne denebilir ki? Yine okuduğuma pişman olduğum bir roman... Daha fazla yazamayacağım. Bunca zıtlığın aynı anda ve aynı oranda haklılık payı içerecek şekilde verildiği bir romandan bahsediyoruz. Orhan Pamuk, Yaşar Kemal'den sonraki en büyük romancıdır.