·112 syf.··Beğendi
···Okunma: 04 Mayıs 2021 19:01 Yaşadığı topluma “yabancı” , dışlanmış, olaylar karşısında alışıldık tepkiler vermeyen Meursault’un hikayesini bir solukta okudum.
Yazar “Bugün anne öldü.” diyerek başlıyor bize Meursault’un hikayesini anlatmaya. Başta duygusuzluğunu, kendi başına gelen böylesine acı bir olayı nasıl bu kadar normalleştirdiğini eleştiriyorken, yargılandığı dava da birini öldürmesinden çok annesinin ölümüne verdiği tepkinin bizimki gibi olmadığı için suçlanıyor olmasının haksızlık olduğunu düşünmeye başladığımda ne kadar önyargılı olduğumu farkettim.
Yazar gerçekten ilgi çekici bir karakter oluşturmuş annesi öldüğünde ağlamayan, onun yüzünü son kez görmek istemeyen, katil olduğunda ne yaptım ben diye şaşırmayan, yargılandığı mahkemede sanki olayın kahramanı değilmişte dışarıdan bir gözlemciymiş gibi etrafındaki insanları gözlemleyen kısacası kendi hayatına, yaşadığı topluma ve yaşadığı toplumun değer yargılarına aykırı bir adam. Ben Yabancı’nın hikayesinden çok etkilendim. Yazarın 100 sayfalık bir hikaye ile beni böylesine etkileyebileceğini beklemiyordum.
Kitaptan alıntılar;
“ Şimdi, bana görünürde davamla ilgisi yokmuş gibi duran ancak belki de davayı çok yakından ilgilendiren sorular sorması gerektiğini söyledi. Sözü yine anneye getireceğini anladım, aynı anda da bunun beni ne kadar bunalttığını fark ettim. Anneyi neden bakımevine yatırdığımı sordu. Hastabakıcı tutacak ve tedavi ettirecek param olmadığı için diye cevap verdim. Onu bakımevine yatırmanın beni sarsıp sarsmadığını sordu; ne annenin ne de benim birbirimizden bir beklentimiz olduğunu, zaten kimseden de bir şey beklemediğimizi, ikimizinde yeni hayatlarımıza alışmış olduğumuzu söyledim.”
“ Sanık sandalyesinde de olda, insanın kendisinden bahsedildiğini duyması her zaman ilginç bir şey. Savcıyla avukatım iddiaları ve savunmaları sırasında, benden hatta benden çok işlediğim suçtan söz ettiler. İddianameyle savunma birbirinden çok mu farklıydı sanki? Avukat kollarını havaya kaldırıp suçlu olduğumu ancak hafifletici nedenler olduğunu söylüyordu. Savcıysa kollarını iki yana açıp suçlu olduğumu ama hafifletici nedenler olmadığını söylüyordu. Ancak beni alttan alta rahatsız eden bir şey vardı. Zihnim dağınık olsa da zaman zaman müdahale etmeyi deniyordum, bunun üzerine avukatım, “ Susun! Davanız için böyledi daha iyi,” diyordu. Davamı beni işe karıştırmadan görüyorlardı sanki. Her şey ben araya giremeden olup bitiyordu. Kaderim benim fikrim alınmadan yazılıyordu. Bazen içimden herkesin sözünü kesip, “ Bir dakika, burada sanık kim? Sanık olmak önemli bir şey. Benim de söyleyeceklerim var!” demek geliyordu. Ama şöyle bir düşününce, söyleyecek bir şeyim yoktu aslında. “
“ ... savcıyı dinlemeyi bir yana bıraktım, ta ki onun“ Peki pişman olduğunu söylediğini hiç duydunuz mu? Duymadınız, beyler. Sorgusu sırasında bu adam, bir kez olsun, işlediği menfur suçtan pişmanlık duyduğunu gösteren bir ruh hali sergilememiştir ,” dediğini duyana kadar. O anda savcı bana döndü, sebebini pek de anlamadığım saldırılarına devam ederek parmağıyla beni işaret etti. Adamın haklı olduğunu kabul etmekten kendimi alıkoyamıyordum, elbette haklıydı. Yaptığımdan çok da pişman değildim. Ama bu kadar hırslanmasana şaşırıyordum. İçtenlikle hatta dostça, yaptığım herhangi bir şeyden hiçbir zaman gerçek anlamda pişmanlık duyamadığımı ona anlatmayı isterdim. “