Puan vermedi·484 syf.··
Beğendi
·
2021 3. kitabı
"Aramızdaki temel fark ne biliyor musun? Sen insanlara baktığın zaman üniformalar, bayraklar ve din görüyorsun!" "Peki, sen ne görüyorsun bakalım?" "İnsan, sadece insan. Seven, acı çeken, acıkan, üşüyen, korkan bir insan." Kitabı okurken en dikkatimi çeken diyaloglardan biriydi ayrıca toplumun en büyük sorunu. İnsanları din, dil, ırk ayrımı yapmaksızın insanı insan olarak görebilmek; toplumun bir ihtiyacı bu. Kitapta geçen Struma, Mavi Alay, Nazi Almanları, Ermeni olayları gibi konular geçiyordu ve kitabı bitirir bitirmez bu konular hakkında araştırmalar yaptım. Araştırma yaparken bir ağaç, bir papatya, bir yaprak olmak istedim. Onların dünyadan habersiz olmalarını kıskandım. Çünkü ben, bir insan olarak bu olaylardan habersiz değildim; her şeyden haberim vardı ve bu da "hayat"ın ağırlığı, ağrısıydı. Kitabı okurken Maya sanki bendim. Sanki Max ile ben tanışmıştım, onunla Şile'ye ben gitmiştim, onun dertlerini ben dinlemiştim. Ayrıca Maya'nın, oğlu ile ilişkisini düzeltebilmek için yaptığı yöntem çok güzeldi. İlgisini başka yöne çekmesi ve oğlunun o ruhsal durumundan çıkarması. Galiba çocuklar olarak ihtiyacımız olan şey buydu; İlgimizi başka yöne çekmek. Çocuklara kızmak, bağırmak hiçbir zaman çözüm değil fakat ilgisini başka yöne çekmek bir çözüm olabilir. Maya ve Max, her şey bu iki insanın tanışmasıyla başlar. İki farklı hayat hikayesi, tarihin tozlu sayfalarına gömülüp gizlenen sırların gün yüzüne çıkmasını sağlıyor. Max’ın öyle derin bir hikayesi var ki... Okudukça yüreğim sızlıyordu. Aslında kitaptaki tüm olaylar yüreğime dokunuyor ve özgürlüğüne kavuşan bir kuş misali haykırma isteği uyandırıyordu. Max, Nadia’ya kavuşacağını düşünürken elini uzatsa hissedeceği mutluluğu sabah bir bakıyor ki yok olmuş... Kitapta Max ve Nadia'nın aşkına şahit oluyoruz. Max'in Nadia için bestelediği serenad senfonisi.. okurken böyle bir senfoninin gerçekte de olduğunu bilmiyordum fakat kitabı bitirdikten sonra buldum ve gözlerimi kapatıp Max ve Nadia'yı düşündüm. Şile'ye gidip denizin huzur veren senfonisinde Serenad'ı açıp Max ve Nadia'yı düşünmek geldi içimden. Denize gül yaprakları serpiştirmek ve Nadia'yı, Nadiaları anmak istedim. Belki bu romanda anlatılan olaylar gerçek değildi lakin geçmişte Mariler, Ayşeler ve Nadialar vardı. En çok etkilendiğim olay da “Mezar taşlarına mutlu oldukları gün sayısını yazdıran insanlar.” dı. Kendimi sorguladım, benim mutlu olduğum gün sayısı kaçtı? 16 yıllık hayatımda elbette “gerçekten” mutlu olduğum zamanlar vardı fakat bu 52 günü geçer miydi? Neden olmasın? Kitabı okurken bir kez daha anladım ki içinde yaşadığımız dünyanın zor bir yer olduğundan yakınarak zaman tüketmek yerine, onu ve gerçeklerini kabul ederek savaşmak zorundayız. İnsan bir yandan savaşları kınarken diğer yandan da onları üretmiştir sonuçta. Her zaman dediğim bir şey vardır “İnsanların insanlara ihtiyacı var fakat insanlar, insanlara yardım etmiyor.” Bu dünyada bize, biz insanlar yardım edebiliriz. Diliyorum ki dünya, insanların birbirine köstek değil, destek olduğu ve barış içinde yaşadığı bir yer olur. “Bu dünyada sana kötülük yapmak isteyen insanlar çıkacak karşına, ama unutma ki iyilik yapmak isteyenler de çıkacak. Kimi insanın yüreği karanlık, kimininki aydınlıktır. Geceyle gündüz gibi! Dünyanın kötülerle dolu olduğunu düşünüp küsme, herkesin iyi olduğunu düşünüp hayal kırıklığına uğrama! Kendini koru, insanlara karşı kendini koru!” Bu da Maya’nın babaannesi “Maya”dan çok güzel bir öğüt. Son kez hoşça kal demek istiyorum. Hoşça kal Maya, hoşça kal Mari, hoşça kal Ayşe, Hoşça kal Nadia.
SerenadZülfü Livaneli · Doğan Kitap · 2015164,1bin okunma
·
30 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.