Gustav Mahler bir geminin güvertesinde battaniyesine sarılı.
Eşi ve kızının yanına henüz gitmek istemiyor. Bunun için haklılığı tartışılır sebepleri var.
Örneğin beş dakika önce gitseydi bir şey değişir miydi? Veya beş dakika sonra gidecek olsa? Tabii önce ayağa kalkacak gücü olmalı, sonrasında adım atmak için..
Şimdilik gece, deniz ve o var.
.
Ünlü müzisyen Mahler. Kendisini dinlemeye gelenleri büyüleyen, saatlerce ayakta alkışlanan büyük yetenek.
Tahmin edersiniz ki baş döndürücü bu. Biraz da korkutucu. Omuzlarındaki yük tek kişilik değil çünkü. Yitirdiği bir evladı var onun, sorunlu bir evliliği.. Ah bir de hastalığı.
Hem de günden güne ölümüne yaklaştıran türden. Tam da bu günlerine odaklanmayı seçmiş Robert Seethaler. Belki de Mahler’in kendi kadar üne sahip olmayanlarla paylaştığı en temel şeyin fanilik olmasından.
.
Tütüncü Çırağı (ki bu kitapta da Freud detayı bulunmakta), Bütün Bir Ömür ve Toprak’ın ardından Son Senfoni’yi okumamazlık edemezdim.
Seethaler mekân, zaman fark etmeksizin etini kemiğini hissettiğimiz karakterleri anlatıyor hep. Onların hayatlarındaki o kırılgan anları, geriye alamadıkları zamanı, güneşin aydınlattığı çiçeklerin kokusunu içlerine çekişlerini.
Ve okudukça onun karakterlerini tanıyorsunuz. Doğum ile ölümleri arasında adına hayat dedikleri şeyin nasıl biricik olduğunu, öte yandan ne çok ‘aynılık’ barındırdığını görüyorsunuz. Bu sebeple Seethaler’ı okuduğumda bir manzaraya bakıyor gibi hissediyorum. Dingin, tül inceliğinde bir manzara bu. Bitişe ve başlangıca dair tüm renklerin, aynı yolda yürüdüğü..
.
Regaip Minareci her zamanki gibi çok sevdiğim çevirisi, Barış Şehri kapak tasarımıyla –