Şimdiki aklım olsa, bu kitabı okuduğum dakikaları geri almak isterdim. Yanlış anlamayın, Halil Cibran'la bir problemim yok. Hatta kendisi çok sevdiğim ve naif üslubu olan bir yazar... O sözü söylememin nedeni, yazarın "Ermiş" adlı kitabının beni büyülemesidir. Geçmişte burada incelediğim Ermiş, yüreğimizin en ince teline dokunan ve bir yandan da ağzımıza bir parmak bal çalan çok hoş bir kitaptı. "Ermişin Bahçesi" ise, yazarımızın o kitabının devamı olarak görülüyor. Ancak ilk kitapla bir hayli yükselen beklentilerimiz, "Ermişin Bahçesi"nde yerle bir oluyor. Cibran'ın yalın ve naif bir dil kullandığı bu eserde, kurgu ve teknik bakımından bir sıkışma yaşadığını görüyorum. Cümle geçişleri ve anlatmak istedikleri metin içinde düğümleniyor ve biz de kompleks bir biçimde algılıyoruz. Halil Cibran'ı psikolojik açıdan çok daha derin buldum bu kitapta, sadece insann özüne inmeyi ve o özü anlatmayı hedeflemiş. Eser yazarın ölümünden iki yıl sonra, 1933 yılında yayımlanıyor.
Bir önceki kitapta Orphalese kentinde yaşadığını gördüğümüz El Mustafa, Ermişin Bahçesi'nde 12 yıllık sürgün hayatını bitiriyor ve doğduğu topraklara geri dönüyor. Adaya ayak bastığında büyük bir kalabalık tarafından karşılanıyor. O ise bir an önce evine ve anne ile babasının gömülü olduğu bahçesine gidiyor. Orada kırk gün kırk gece yalnız kalıyor. Bölge halkı sıkılmış ve sorunları var, tabii El Mustafa'nın hikmet dolu sözleriyle rahatlamak istiyorlar. Müritleri onu çeşitli sorularla buluşturuyor. El Mustafa cevap olarak onlara zaman, ayrılık, yalnızlık, hayat, hayatın ışığını ve anlamını yakalamak, insan ve insanın doğayla ilişkisi gibi derin konulardan bahsediyor. Onun verdiği cevaplar mutlu, huzurlu ve aydınlık bir hayat için doğru parçaların birleştirileceği bir puzzle sanki..