Ölmekten her zaman korktum, hala da korkuyorum.
Nasıl geleceğini bilmediğim bir kesinlik olduğu için belki de. Yavaş ve acılı bir ölüm de olabilir, aniden- bir belirti vermeden de.
Korkunun ecele faydası yok elbette. Ama bazı hislerden sıyrılamıyorsunuz kolayca.
Ölümden korktukça ne kadar yakın olduğunu da fark ediyorsunuz, kıl payı kurtuluyorsunuz bazen.
Hızla yaklaşan bir arabadan son anda kurtarıyorsunuz kendinizi, bir santim ile tehlikeden kaçabiliyorsunuz.
Aslında yaşamanın da önemini kavrıyorsunuz o anlarda. Derin bir ‘oh’ çekiyorsunuz, ‘ucuz yırttık!’
.
Belki ölüme yaklaştığınız bir anınızı hatırlamıyorsunuz ama Maggie O’Farrell hatırlıyor. Hem de on yedi korku dolu anını.
Çocukluğundan ergenliğine, olgun bir kadın olana dek başına gelen kırılma noktalarını. Doğumu örneğin, ya da herkesin meraklı gözlerle ona baktığı çocukluk hastalığını.
.
Uzun zamandır bir kitapta bu kadar ağlamamıştım (bilhassa annelik kısımlarında). O’Farrell’ın bir kadın-bir anne-bir evlat-bir eş ve en temelinde bir insan olarak yaşadığı tecrübeleri, tüm zorluklara karşın kalemine sığınması, her şeye rağmen hala şükran dolu bir kalple yaşaması beni derinden etkiledi. Kitabın başından sonuna dek, kimseyi yargılamaksızın-isyan etmeksizin sadece kendi içini dökmesi de diğer bir hayranlık nedenim oldu. Çok sevdim bilhassa bu kadar şeffaf oluşunu..
.
Kıvanç Güney çevirisi, Yeti Lambregts kapak tasarımıyla kesinlikle tavsiye ettiğim bir eser.