‘’Ey benim şahım; hayatımı bağışladın ama karşılığında hikâyelerimi çaldın benden. Oysa ben sadece hikâyelerde yaşayabilirdim. Şimdi onlar tükendi ve benim hikâyem de sona erdi.’’
İnsanların duyguları olmasaydı, hayatımızda neler değişirdi düşündünüz mü hiç? Korktuğumuzda kalbimiz çıkacakmışçasına atmayı bıraksaydı, sevinince tüm dünyayı kucaklama isteği uyanmasaydı içimizde ya da üzülünce boğazımıza oturan o yumru kalksaydı ortadan, nasıl bir dünya çıkardı ortaya? Her şey daha kolay mı olurdu yoksa yaşayan robotlara mı dönüşürdü tüm insanlık? Romanları otuz dört dilde yayımlanan Livaneli, işte tüm bu soruları kendi üslubu ile yanıtlıyor. Hikâyesine başlamadan önce de okurlarını ‘’Şehrazad’ın Ölümü’’ alıntısıyla karşılıyor. Anlatılmaya değer bir şeyi olmadan yaşamanın tükenmeye eş değer olduğunu anlatıyor bu dizelerde. Yaşayanlar hikâyesi olanlardır çünkü. Hikâyesi olmayan hayat ise karanlık geçen saatlerden ibarettir.
Sakin bir balıkçı köyünde gürültüsüz bir yaşam süren Ahmet, 50’li yaşlarının sonunda emekli bir mühendistir. İnsanlardan uzaklaşma ve kitaplarıyla bir dünya kurma amacında olan Ahmet’in en ilginç özelliği ise hiçbir duyguyu hissetmiyor oluşudur. Buna ek olarak asla kimsenin kendisine dokunmasına izin vermez. Maneviyatı, duyguları, hissetmeyi anlamlandırmaya çalışırken kitaplardan yararlanır çünkü ona göre edebiyat insanın duygu dünyasını ve psikolojisini tam olarak algılayıp aktaran tek kaynaktır. Duygu dünyasını öğrenmek isteyen karakterimiz ise bunu zorunlu olarak görür çünkü ıssız bir köye yerleşse bile hâlâ insanlarla yaşamak zorundadır. Aniden gelişen bir cinayet ve evine gelen bir davetsiz misafirle her şeyin değişeceğinden habersizdir. Kardeşinin hikâyesini tüm duygularını uçlarda yaşayan genç bir gazeteciye anlatacağı ve kendi hikâyesini de böylelikle yazacağı hiç aklına gelmemiştir.
‘’İnsan soyu zayıf, kırılgan, ölümlü, her türlü hastalığa, kazaya, acıya açık ama kendini avutarak yaşıyor, bunları unutuyor. İşte anahtar kelime bu; hayatın özü, büyük sırrı, olmazsa olmazı unutmaktır.’’ diyor Ahmet Arslan ilk tavsiyesini verirken. Tüm hislerinden, tüm acılarından, tüm sevinç veya korkularından arınmış bir insanın unutmanın önemine bu denli vurgu yapması tahmin edersiniz ki okurları fazlaca şaşırtmıyor. Çünkü ne kadar hissediyorsak o kadar saklarız zihnimizde. Ne denli yoğun yaşıyorsak o denli hatırlarız vücudumuzun tepkilerini. Her bir detayı hatırlıyorsak o detay kadar seviyoruzdur, düşündüğümüzde ne kadar titriyorsak o kadar korkutmuştur bizi hayatımızdaki anılar. Aslında hatırladığımız kadar varızdır, hafızamızda ne varsa hayatımız o dünya ile sınırlıdır. Dolayısıyla zihnimizin köşesinden çıkarıp göz attığımız anılar sayesinde hissederiz. Yoksa anılar yüzünden mi demeliyim? Unutmanın bir hediye olduğunu düşünen karakterimiz duygularını da unutarak kazımış ruhundan, ya da ‘’delirircesine’’ fazla hissetmiş ve artık hissedemez olmuş. Kendini tuhaf bulan misafirine bu hediyenin kutsallığını birçok açından kanıtlamaya çalışıp Nietzsche’nin ‘’aktif unutma tezini’’ örnek vermiş. ‘’İnsanın geçmişini araştırması acı veren bir deneyimdi. Mutlu olabilmenin tek şartı ‘unutmayı’ başarabilmekti.’’ sözüyle geçmişini ve geleceğini tamamen unuttuğunu da belirtir böylece. Duygusuz bir ruhu ancak çürüyen bir bedenin içinde hayal ediyor olmalı ki sohbetinin bir kısmında “Her insan bedeninin çürüyeceğini bilir ve bundan korkar, çoğu insanın ruhu gövdesinden önce çürür; nedense bundan kimse korkmaz ama inan bana, insanların çoğunun ruhu bedeninden önce çürür.” der. Bedeninden önce ruhu çürüyenler ise delirmekle, tuhaflıkla suçlanır. Hiç sorduk mu kendimize, ya insan ruhunu çürüten o küçük parazitler bizsek, hisseden ve diğer hisleri umursamayan insanlarınsa asıl çürümüş ruhlar?
Ahmet’in hiç beklemediği bir anda hiç tanımadığı bir insana kardeşinin hikâyesini anlatma sebebi bu soruların cevaplarını bulmaktı belki de. Mehmet’i önce yaralayıp, sonra da ruhunu bedeninden ayıran aşk aynı zamanda çürütmüştü onu. ‘’Birine âşık olmak, bir uçurum kıyısında gözü bağlı yürümektir.’’ diyen Ahmet, ya kardeşinin acısını, o uçurumdan bile isteye düşüşünü tüm vücudunda hissettikten sonra bu denli hissizleşti ya da başından beri Ahmet onun içindeydi, kim bilir?
Ruhunuz çürümesin bedeninizden önce, eğer unutmak isterseniz duygularınızı bu emekli mühendis sizi bekliyor olacak. Benden de bahsetmeyi unutmayın.