Dostoyevski'nin İnsanın ruh dünyası ile ilgili düşüncelerini yazarken ki o heyecanını bende okurken tüm vücudumda hissettim.
Ayrıca baş karaktere isim vermemesi, hayatı anlamya, anladırmaya çalışan tüm insanların prototipi olması, okurken kendimi karakterin yerine çoğu kez koymamı sağladı.
Kitabın olay örgüsü olmadığı ve durağan bir kitap olmasından dolayı ilk okumam da kitaba kendimi bağlayamadım. Durmadan kendisiyle çatışma halinde, ikilemde kalmış, gergin, varoluşunu dünyaya haykırmaya çalışan kırklı yaşlarındaki bu adamın düşünceleri beni çok zorlamıştı. Ama ikinci okumada enfes zevk aldım neredeyse her satırın altını çizdim.
Altını çizdiğim bağzı cümleler;
"Değerli okuyucularım, yemin ederim ki her şeyi tam anlamıyla algılamak bir hastalıktır."
"Siz hiç kendi hastalıklarıyla övünenleri, hele bunlarla gösteriș yapmaya çalıșanları gördünüz mü?"
"sizlerin içinde bulunduğunuz kötü duruma rağmen, başka türlü olamayacağını, değişmeyeceğini, dahası, bunun
İçin zamanınız ve inancınız olsa bile, bunu istemeyeceğinizi anlamanın doyumsuz tadıdır."
" Bilmedikleriniz arttıkça da iç sızınız çoğalır."
"Neyse tam olarak anlama gücüne sahip bir insan kendisine saygı duyabilir mı hiç?
"Sistemlere ve bazı soyut kavramlara öylesine bağlı olan insan mantıklı olabilmek için, gerçeği bilerek değiştirmeye, gözlerini ve kulaklarını kapamaya razı olur."
"Sınırsız ve özgür bir irade, anlamsız da olsa kendine özgü bir kapris, bazen bir kışkırtmayla çılgınlığa götüren ancak yalnızca kendi sahibinin emrinde olan bir hayal gücü."
"Çünkü özgür isteği, iradesi olmayan insan istemeyi bilir mi ?
"İnsanın gözü yalnızca kederi ve acıyı görür de mutluluğu fark etmez."