·300 syf.··Beğendi
···Okunma: 31 Ağustos 2021 22:53 Selahattin Demirtaş’ın okuduğum ilk kitabıydı.
Bulunduğu konum itibariyle Türkiye’nin en polarize isimlerinden biri—yani hakkında söylenen her şey, söyleyenden önce söyleyenin kimliğine bağlanıyor.
Fakat kendi deneyimim şunu gösterdi:
Kendisini en çok eleştirenlerin bile onda az da olsa bir sempati ya da saygı kırıntısı biriktiğini görmüşümdür.
Bu ülkenin tuhaf gerçeği belki de budur; siyaset bizi böler ama insan hikâyesi, en uçlarda duranları bile bir noktada birbirine yaklaştırır.
Biz siyasetçileri genelde nefretle, öfkeyle ya da en hafifinden bir güvensizlikle anıyoruz.
Ama ne yazık ki bu duygular, farklı fikirleri düşman gören bir kültürün doğal sonucudur.
Türkiye uzun zamandır siyah ile beyaz arasında sıkışmış durumda.
Oysa insan ruhu griyi seçtiğinde, diğer tüm renklerin kapısı açılır.
Ben de bu grilikten konuşuyorum.
Elime geçen her kitabı önce edebi niteliğine göre değerlendiririm;
yazarın dünya görüşü, ideolojisi, konumu ayrı defterlerdedir.
Çünkü bir insan siyasetten söz ettiği anda siyasetçidir;
ama saz çaldığında ozandır, hikâye anlattığında yalnızca yazardır.
Leylan’ı da bu düşünceyle okudum.
“Merkezinde aşk olan” bir hikâyenin politik bir sınırı yoktur.
Aşk, ideolojileri aşar; insanın önündeki tüm duvarları görünmez kılar.
Kitap iki farklı aşkın iki farklı yarım kalmışlığını anlatıyor:
Birinde, kavuştuğunda biteceğinden korkulduğu için hiç kavuşulamayan bir aşk…
Diğerinde ise kavuşulmasına rağmen tamamlanamayan bir aşk…
Her iki hikâyede de mutluluk, dokununca dağılan ince bir sis gibi.
Aşk, felsefe, biraz ideoloji, biraz bilim…
Ve tüm bunların arasında, insanın kendisine yönelttiği büyük soru:
“Mutluluk neden hep yarım?”
Kurgusu şaşırtıcı şekilde güçlüydü.
Demirtaş’ın politik kimliğini bir kenara bıraktığınızda, ortaya iyi tasarlanmış, ritmi yerinde, kendi sesine sahip bir eser çıkıyor.
Son sayfasını kapattığımda “bunu beklemiyordum” dedirten türden.
Sanatın dokunduğu her yer güzelleşir.
Keşke siyaset sahnesi de biraz daha sanata benzese.