Yeşilin Kızı Anne’e kıyasla daha kısa bir seri olan Emily’ye veda ediyoruz. Serilerde normalde her bir yeni kitabı öncekinden daha çok severim ama Emily’de durum tam tersi oldu. İlk kitaptaki keyifi diğer kitaplarda malesef bulamadım.
Emily’nin kendine has havasını, yazmaya olan tutkusunu ve inatçılığını çok seviyorum. Bay Carpenter ile olan diyalogları, olayları dramatize ederek günlüğüne yazması çok keyifliydi. Aynı zamanda babasına özlem duyarak yazdığı mektuplar, teyzeleri ve Kuzen Jimmy ile olan iletişimi, zamanla kendini kabul ettirmesi insanı etkiliyor. Özellikle ilk kitaptaki trajikomik sahneler, Emily-Teddy-Perry-Ilse dörtlüsü çok keyifliydi.
Sürekli bahsettiğim gibi ikinci kitapta Dean Priest’in bazı ifadeleri beni çok sinirlendirmişti. O yüzden de üçüncü kitaba biraz çekinerek başladım ama beklediğimden daha iyiydi diyebilirim. Emily’nin zor anlarında yanında olduğu ve sevdiği kişiden ümidini kestiği için onunla bir gelecek düşünmesi gayet anlaşılabilir bir durumdu.
Öncelikle bu kadar saçma yanlış anlaşılmalar ve kavuşamamalar yazıp da insanı çileden çıkarmadığı için yazarı tebrik ediyorum. Her zaman olduğu gibi bu kısımlar da karamsarlığa düşülmeden, hızlıca geçilmişti ve bu sayede normalde insanı sinir edebilecek şeyler daha hızlı sonuca ulaştığı için tolere edilebildi.
Seri bittiği ve Emily’ye veda ettiğim için biraz üzgünüm ama ortalık daha fazla karışmadan tatlıya bağlandığı için de mutluyum. Özellikle Emily ile birlikte kitabına gelen eleştirileri okudukları bölümde çok eğlendim. İlk kitabın bende yeri her zaman ayrı olacak ama devam ettikçe yazar ne yazık ki aynı güzelliği koruyamamış.