·511 syf.··Beğendi
···Okunma: 10 Ocak 2017 00:00 * Bu kısa hikaye, kitabın ilk bölümünde bahsi geçen Koreander isimli karakterden hareketle, bir ön hikayecik niyetiyle yazılmıştır. Tamamıyla kurmacadır.
"İstediğim her şeyi yapabilecek olsaydım, yapar mıydım? Tüm dileklerimin gerçekleşeceği bir dünyada neler dilerdim? Daha da önemlisi, kim veya ne için dilerdim?"
Zihni bir süredir bu sorularla dolu olan, çiçeği burnunda bir gençti Koreander. Yirmi yaşına gireli dört gün olmuştu. Orta halli bir ailenin ortanca çocuğuydu. Hayatı ve olup bitenler üzerinde düşünmeyi seviyordu. İnsanları merakla gözlemliyor, neden böyle davrandıklarını anlamaya çalışıyordu.
Her biri diğerinden farklı gibi görünen insanların; ne kadar benzer dürtülerle hareket ettiğini fark ettiğinde, lise son sınıftaydı. Dedesi, o yıl vefat etmişti ve babasıyla üç amcasına büyük bir miras bırakarak gitmişti. Babası, dedesinin cenazesinin ertesi günü; mirastan pay istemediğini belirtmiş ve bir ay boyunca anneannesinin yanına uğramış, ihtiyaçlarını karşılamıştı. Bu sırada amcaları çoktan davalık olmuşlardı. Yine de iki ay süren mahkemenin ardından anlaşmışlar ve mirası pay etmeyi başarmışlardı. Annesi de, babasını saflıkla suçluyordu. Biraz daha akıllıca davransa, çok daha rahat bir hayat yaşayabileceklerini söyleyip; babasını azarlıyordu. İşte o yıl fark ettiği şey; insanların çoğunun annesine ve babasının kardeşlerine benzemesiydi.
Çoğu arkadaşı geleceğini planlarken ya da gün içindeki davranışları sırasında; kendi rahatlığını, faydasını düşünerek hareket ediyordu. Farklı şeylerle ilgileniyorlar, farklı giyiniyorlar, farklı müzikler dinliyorlar, farklı yemekleri seviyorlar, farklı insanlarla takılıyorlar ama sırf kendileri için, sadece yaşamak için yaşıyorlardı. Fakiri de, zengini de, dindarı da, inançsızı da, güzeli de, çirkini de, çalışkanı da, tembeli de; bu ya da öbür dünyadaki rahatı için yaşıyordu.
Yıllar sonra doğum gününde, lise arkadaşlarıyla otururken; görece diğerleri gibi olmayan, Esilla isimli arkadaşı sormuştu malum soruyu. "İstediğiniz her şeyi yapabilecek olsaydınız, yapar mıydınız?", soru buydu. Devamını da Koreander getirmişti zaten. "Cevabınız evetse; tüm isteklerinizin gerçekleşeceği dünyada, neler dilerdiniz? Daha da önemlisi kim ya da ne için dilerdiniz?". Soruyu tamamladığında, Esilla'yla göz göze gelmiş ve karşılıklı tebessüm etmişlerdi. Ardından; herkes sorunun sadece 'neler dilerdiniz' kısmını duymuş gibi, isteklerini sıralamaya başlamıştı: güç, güzellik, mevki, makam, ün, şöhret... Hepsi de güle oynaya dile getirmişti isteklerini. En son Esilla konuştu. "Ben olsam, istediğim her şeyi yapmazdım." dedi. Önce ufak bir sessizlik olsa da, Koreander'in doğum günü pastasının gelişiyle konu dağıldı ve parti devam etti. Esilla, partinin sonunda bir kitap hediye etti Koreander'e. Platon'un Devlet'iydi bu kitap. "Bugün sorduğum sorunun cevabını bu kitapta bulmuştum, nice senelere." dedi ve ayrıldı. Koreander, dört gün sonra ancak başladı okumaya. Heyecanlıydı; çünkü Esilla'nın söyledikleri hala aklındaydı. Ve dört gün boyunca, sorduğu soru üzerinde düşünmüştü.
Kitabı okudukça şaşkına dönüyor, her cümle üzerinde düşünerek ilerliyordu. Hayranlığı her sayfada artıyor, nefes alışları hızlanıyordu. Bazen öyle bir kaptırıyordu ki kendini, okurken hareketsiz kalan vücudunun uyuşmaya başladığını fark ediyordu. Kitap, ona inanılmaz bir şekilde babasını anlatıyordu. O ve onun gibi olan insanların yapısından bahsediyordu. İnsan olmanın ne demek olduğunu, insanın değerini, insanı insan yapan şeyi anlatıyordu. Bambaşka bir yaratıktı insan. Her şeyden önce, yeniyi yaratabilen bir varlıktı, başka türlü de davranabiliyordu. Hayvanlar gibi sırf varlığını sürdürmek, üremek için; sadece kendi faydası, rahatı için yaşamayabiliyordu. Ölçülülük erdemine sahip olarak, yalnızca temel gereksinimlerini karşılamak için tüketebiliyordu. Babası gibi davranıp, fazlasından vazgeçebiliyordu. Adalet erdemi sayesinde hak yemekten uzak durabiliyor ve yiğitlik erdemiyle cesurca dikilebiliyordu yanlışların karşısında. Dürüst veya cömert olabiliyordu, cimri ya da yalancı olmak yerine. Kendi kendinin efendisi olmayı; arzu ve heveslerinin kölesi olmaya tercih edebiliyordu. İstediği her şeyi yapabilecek kadar güçlü olsa bile; istediği her şeyi değil, insana yakışır olanı yapabiliyordu. İnsan, sadece kendi için değil; başkaları için de dileyebiliyordu. Hatta öyle bir diliyordu ki; insanın insan gibi yaşayabileceği bir sistem yaratıyor, adına da 'devlet' diyordu. Erdemli, bilge insanların yönettiği ve yine böyle insanların ortaya çıkmasını sağlayan bir devlet... Her ne kadar sayıları az olsa da, yaşamın güzelliklerini, bu insanlara borçlu olduğunu bilen bir filozof tarafından yaratılmış bir düzen... İki bin beş yüz yıl önce yazıldığını düşünürsek, belli başlı eksikler haricinde, bir çeşit değerler ülkesi... İnsana insanın değerini, hayatın anlamını gösteren bir dünya; bir çeşit olanaklar dünyası...
İlk kez tanık olduğu, ilk kez bu kadar açık seçik gördüğü bu dünyanın ardından hayatı değişti Koreander'in. Artık ömrünü; değerleri araştırmaya ve insanı insan yapan bu değerleri insanlara göstermeye adayacaktı. Şunu fark etmişti: babası gibi, Esilla gibi insanlar olmasa insanlık tarihe gömülecekti. Platon gibi asırların eskitemediği kişiler olmasa, yaratmayı unutacaktı insan. Sanatın, felsefenin, bilimin olmadığı; cesur, adil, cömert insanların ya da sevginin, güvenin, dostluğun olmadığı bir dünyada en sıradan, en sürüden insanın bile yaşamayacağını biliyordu. Bu yüzden hayatını, bu değerleri korumaya adadı. 'Eski kitaplar' isimli bir kitap dükkanı açtı. Ve yıllarca okudu. Doyumsuz bir gezgin misali, değerler ülkesini defalarca kez ziyaret etti. Artık bir hedefi vardı. Platon'un devleti gibi; insana olanaklarını, bambaşka bir dünyayı gösteren tüm kitapları toplayacaktı. Amacı ise; gerçekten erdemli olabilecek ve yeni değerler yaratabilecek kişilere yol göstermekti.
Yıllar boyunca bir sürü kitap topladı. Birçok değerli insan çıkmış ve eserler vermişti tarih sahnesinde. Farklı türden eserlerdi bunlar. Kimi roman, kimi şiir, kimi öykü kitabıydı. Bilgi yükü fazla olanlar da vardı. Ama hepsi insanı anlatıyordu. Hepsi, tüm karmaşıklığına rağmen bambaşka olanaklarına ışık tutuyordu insanın. Kişilere kendini gösteren aynalar misali bekliyorlardı raflarda.
Nadir müşterisi oluyordu. Gelenlerin çoğu da bakkal rafındaki yumurtaya bakar gibi bakıyordu kitaplara. Ama bazı müşterileri ümit verici düzeyde ilgiliydi. Böyle olanlara, verdiği kitaplarla birlikte tüm umudunu da emanet ediyordu. Kimisi geri gelir ve teslim ederdi bu emaneti. Ne kadar etkilendiğini, dünyaya artık daha keskin gözlerle baktığını söylerdi. Şimdiye kadar yalnızca iki kişi yapmıştı bunu. Koreander için bu bile bir mucizeydi. Sayılarının ne kadar az olduğunu bilerek çıkmıştı bu zorlu, bitimsiz yola.
Günün birinde bir çocuk girdi dükkana. On - on bir yaşlarında, tombul, koyu kahverengi saçları olan bu çocuk; bahse konu yaratıcı varlıkların, çocukların arasından da çıkabileceğini öğretecekti ona. İsmi Bastian'dı. Koreander'e doğum gününde sorulan sorunun cevabını, Fantazya'da bulacaktı. Ama bu başka bir öykü, başka zaman anlatılmalı.