Puan vermedi·88 syf.··Beğendi
· Spoiler içerir*
O kadar çok beğendim ki bu kitabı herkesin kafasına fırlatmak suretiyle zorla okutmak istiyorum. Hem bilim kurgu hem de toplumsal cinsiyet rolleri üzerine kitaplar okumayı seven beni, ikisini de birleştirerek kalbimden vurmuştur. Çok başarılı bir feminist ütopya ortaya çıkarmış James(!).
Olaylar üç erkek mürettebattan oluşan Güneşkuşu uzay gemisinin güneşin yörüngesinden uzaklaşarak Houston uzay üssünden haber alamamasıyla başlıyor. Bu haberleşme sürecinin sonunda ise kadınların mürettabatın çoğunluğunu oluşturduğu bir başka uzay gemisiyle karşılaşmasıyla devam ediyor.
Öncelikle bu üç erkek mürettabatımızın üçü de karakter olmaktan uzak belirli birer erkek “tip”lemesi. Geminin kaptanı olan Dave- hem yaşından, hem liderlik özelliklerinden hem de rütbesinden ötürü birinci “alfa”mız. Baba, otorite figüründe olduğu söylenilebilir ve kendisi aynı zamanda dindar. Bud - daha genç, gevşek hatta afedersiniz ama yavşak, kadınlar ve cinsellik üzerinden espri yaparak erkek oğlu errrkek olduğunu sık sık kanıtlayan ve hayvanlar aleminden farkı olmayan erkekler dünyasında “alfa” konumunu bu şekilde elinde tutan bir tip. Lorimer - küçüklüğünde yaşadığı travmadan ötürü kadınlardan korkan ve onlardan uzak duran, içe kapanık ve naif olduğu için ise “beta” konumunda varlığını sürdüren, alfalarımız tarafından iplenmeyen, sözü geçmeyen bir bilim insanı. Bu tiplerin hepsiyle bir okul ya da bir iş ortamında karşılaşmak her zaman için mümkün olduğundan yazar karakter değil tiplemelerle örmüş novellasını.
Peki bu bizim orman kaçkınları uzayda işlerin ters gittiğini, dünyanın pandemiyle birlikte yeni bir düzene geçtiğini ve bu düzende erkeklere yer olmadığını anlarsa ne yaparlar?
Tabiki de Dave “baba” konumunu sürdürmeye devam etmek ve tanrının kendisine verdiği yetkiye dayanarak kadınları “yola getirmeye” çalışır çünkü din ataerkildir arkadaşlar. Bud ise tabiki de altın “kamış”ını merkeze alan fanteziler üretir. Bud’ın mürettabattan bir kıza tecavüz girişiminde bulunması aslında kitabın merkezinde olan bir olay çünkü erkeklerin uzay gemisi ilk keşfedildiğinde merkez kadınları tecavüz konusunda dikkatli olmaları konusunda uyarmıştı ve oradan kalkıp günümüze geldiğimizde inanamadığım şey şu ki resmen koskoca bir dünya, bir sistem, şu an bizim içinde yaşadığımız ve kitaptan tamamen bağımsız olan bizim hayatlarımızın erkeğin “kamış”ı ve fiziksel gücü üzerine kurulmuş olması. Bu gerçeği bildiğim halde yazar bunu bir kere daha tokat olarak yüzüme çarptı.
Kitaptaki bir diğer dikkatimi çeken konu ise bizim “beta”mızın çocukluk travmasını, erkeklerin olmadığını öğrenince bir anda “hiçbir şeyin önemi yok” diyerek aşması. Wow, Carl Jung’dan terapi alsa bu kadar hızlı aşamazdı. Bu da bizi şu noktaya getiriyor bence, kadınlar önemsiz varlıklar oldukları için ne düşündüklerinin de bir önemi yok. Dolayısıyla bu travmanın da bir önemi yok çünkü ortalıkta fikri önemsenecek bir erkek oğlu erkek, altın kamışlı alfa yok. Yani görüyor musunuz? “Beta” konumunda yıllarca aşağılanmış naif ve sessiz bir erkek olsanız ve diğer erkeklerden yıllarca psikolojik baskı ve zulüm görseniz bile, kadınları yok saymak bir erkek için o kadar normal ki…
Son olarak ise Alice Bradley Sheldon’ın, James Tiptree Jr mahlasıyla bu novellayı yazmasına çünkü o dönemde bir kadının bilimkurgu yazmasının “alışılmadık” olduğuna değinmek istiyorum. Bir kadın olarak sesini duyurmanın her zaman zor olması alışıldık olsa da sesim bu kadar kuvvetli ve çarpıcı olması her zaman mümkün olmayabiliyor.
Okuyun, okutun.