Lisedeki edebiyat öğretmenim bir yazarın 2-3 kitabını okuyun ki diğer yazarları okumaya vaktiniz kalsın demişti. Ben de gidip Proust’un 7 ciltlik 3000 küsür sayfalık romanına başladım, öyle işte.
"Çocukluk tabut gibi uzun ve dar, kendi kendine içinden çıkmak mümkün değil."
"Çocukluk karanlık ve bodrum katına kapatılıp, unutulmuş küçük bir hayvan gibi devamlı inliyor."
"Çocukluk" dönemini çocuk olmaktan ayırıp ince ince işlemiş Ditlevsen. O kadar çocuk olamamış ki, her insanın geçtiği bir dönem olan çocukluğa uzaktan bakmış, üstünden sıyırıp öyle uzaktan anlatmış sanki sadece başka insanlara aitmiş gibi. Hassas olmanın, her şeyi en derinden hissetmenin, sevgisizliğin, kendine yabancı bir benliği bilinçsizce inşa etmenin, utancın, yalnızlığın hayatının en başında tanıdığın bütün o lanetli duyguların hayaletlerinin sürekli etrafında dolanmasını en içten bir şekilde hissettirmiş. Büsbütün olgun bir çocuk Tove ama "çocukluk" bunun neresinde?
Yoksulluk çok yaygın bir sorun olduğu için yeterince önemsenmiyor; bir şey ne kadar çoksa önemi o kadar azdır. Peki yoksullukla büyüyen bir çocuğun, sürekli geçim sıkıntısı çeken bir ailenin yetiştirdiği bir çocuğun görece daha iyi maddi durumda yetişmiş bir başka çocukla aynı psikolojide olması beklenebilir mi?
Okurken ara ara az bir göz yaşı döksem de bitirdiğimde boğazımdaki düğüm çözülmedi. Ağlamak istedim ama ağlayamadım. Bu kadar kötü ve hiç bitmeyecekmiş gibi olan bir çocukluğun bitişinin ve yerine gelen gençliğin getirdiği ürkütücü duyguları Tove'la birlikte hissettim. Ne kadar kötü, ne kadar bitmeyecek gibi olsa da bitiyor ama bu kadar zor bir çocukluk döneminden sonra kim geri kalan hayatına karşı umut besleyebilir ki? Bu yüzden ne kadar kötü de geçse özlüyorsun o çocukluğu işte.
Yazarı ilk defa okuyorum, şairmiş aslında kendisi. Çocukluk ise otobiyografik bir romanın ilk kitabı. Yazar şair olduğundan dolayı şiir gibi bir kitap yazmış (arada da şiirler var zaten). Edebi dili, imgelemleri, soyut betimlemeleri ve
Kendi hayatımı çok fazla düşündüğüm bir dönemde okuma fırsatım oldu.
Şimdiden söyleyeyim oldukça kişisel bir yazı olacak.
Bütün pişmanlıklarımı düşünüyordum; üniversite sınavında yeterince ders çalışmadığım için istediğim okulu kazanamamı, biraz daha dirayet gösteremediğim için yüksek lisansı yarıda bıraktığımı, sevdiğim mesleği yapamadığım için birkaç iş değiştirip sürekli düşük ücretlerle başlayıp kendi kendime yetemeyişimi, beni seven insanlara şans tanımayıp "sparkle" kovalayıp yanlış insanlarla kurduğum yanlış ilişkileri, "öyle olmasaydı, şöyle olsaydı, tam olarak nerde ne yaşansaydı ya da yaşanmasaydı kendimi bu durumda bulmazdım" diye içimi yiyen düşünceleri, uyuyamadığım bütün o geceleri, kısacası olan ya da olmayan bütün dönüm noktalarına karşı duyduğum pişmanlıkları... Ve çok uzun zamandır bunları düşünüyordum.
Pişmanlık öyle bir his ki üzerinize serilen eski, ağır, soğuk bir battaniye; hareket etmenizi zorlaştıran, sizi huzursuz ve rahatsız hissettiren. O battaniyenin altındayken sade o battaniyenin altında olmadığınızda yapacakları düşünürsünüz ama o battaniyeyi de üzerinizden atamazsınız.
Nora böyle bir akşamda o ağır battaniyenin altından çıkamayacağını düşününce hayatına son vermeye karar veriyor. Ve bütün o dönüm noktalarında farklı kararlar verdiği hayatları yaşıyor; istediğim üniversiteyi kazansaydım ne olurdu? Yüksek lisansa devam edip akademide kalsaydım ne olurdu? Sevdiğim işi yaptığım için iş değiştirmek zorunda kalmasaydım ne kadar para kazanırdım, kendi kendimi geçindirebilir miydim? Beni seven o insanı bırakmasaydım şu an kendime mutlu bir yuva kurabilir miydim? Peki tüm bunlar beni şu an içimde bulunduğum durumdan daha mutlu eder miydi?
Kitabı okurken yer yer gözlerim doldu, bitirirken ise bir süre ağladım. Nora'nın hayatı ve yaşadıklarını