Kitap son zamanlarda oldukça yaygınlaşan nörolojik / psikilojik bir anormal durum olan DEB’i ele alıyor. Aslında DEB’i genellikle hiperaktivite ile bağdaştırıp DEHB diyoruz fakat bu kitap hiperaktivite durumu olmadan da bir insanın fizikselden ziyade zihinsel olarak oradan oraya sıçrayışlarını ele alıyor.
Kitabın dikkatimi çekmesinin başlıca nedeni açıkçası ismiydi. Çünkü özellikle son iki yılda “zihnim çok dağınık” cümlesini oldukça kullanmaya başlamıştım. Sürekli bir şeyler unutuyor, kitap okuyamıyor, film izleyemiyordum. Fakat bunların önüne geçen şey önceki yıllardan farklı olarak zihnimin gerçekten durdurulamaz ölçüde dağınık olmasıydı. Bazen gece yatağa yattığımda zihnimde sesleri susturmak adına kafamı balyozla parçaladığımı hayal ederdim. Kafamın içinde o kadar fazla ses o kadar yüksek sesle yankılanıyordu ki fiziksel olarak başım ağrıyor, yorgun hissediyor ve midem bulanıyordu. Hatta bazı günler kafamın içinde o kadar vakit geçiriyordum ki o günün akşamı dönüp baktığımda o gün aslında hayata dahil olmamı sağlayacak hiçbir şey yapmadığımı görüyordum. Hiçbir zaman anda kalamıyor, nereye gidersem huzur bulamayıp başka yere gitmek istiyordum. Hiçbir zaman aşırı hareketli bir çocuk / ergen olmadığım için de kendimi DEHB ile hiç bağdaştırmıyordum; asıl olarak depresyondur benim alanım.
Fakat son iki sene depresyondan farklı olan zihinsel oyunları fark edince, bu isimde ve hali hazırda “travmanın bilgeliği” belgeseliyle tanıyıp sevdiğim bir yazara ait olduğunu fark ettiğim kitapla tanışınca alıp okumak istedim.
Kitap DEB’in ne olduğu, neden kaynaklandığı, nasıl DEB’le yaşanabileceği ve DEB’li çocuğu olan ailelerin neler yapabileceğinden bahsediyor. Aslında oldukça faydalı bir kitap. Benim üç yıldız verme sebeplerim ise;
1. Yazar çok tekrara düşmüş, bazı yerlerde
Kitabın kapağında yazan "21. yüzyılın en önemli kitaplarında biri" yazısını ne kadar iddialı bulsam da kitabı okuduktan sonra bu iddaya hak verdim.
Kitabın konusu kapağında yazıyor bu yüzden bundan bahsetmeyeceğim; onun yerine kitabın bana neler hissettirdiğini neler düşündürttüğünü yorumlayacağım.
*****Buradan sonrası spoiler içerebilir****
Kitapta woke culture'ını ırklar üzerinden tartışması cesurca. Aslında Kuang birçok zamandır insanların düşündüğü ama sesli söylemeye cesaret edemediği şeyleri karakterler üzerinden bir tartışma yaratarak anlatmış ve çıkarım yapmayı bize bırakmış. Didaktiklik yapmadan, mesaj verme kaygısı olmadan "tersine ırkçılık" gibi kavramlara değinmiş ve günümüzde çıkmaza giren "ırkçılık" sorununun (?) nerede başlayıp nerede bittiğini, iki taraf (White vs others) için de ne anlam ifade ettiğini ve genişleyen değişen dinamizmin aslında kapital sistemde ne kadar metalaştırldığını, yayıncılık sektörünü örnek alarak işlemiş. Bu konuda kitap biz okuyucuya bazı sorular sorduruyor; tersine ırkçılık nedir? "Otantik", "oryantalist", "egzotik" ve "melez" gibi insanlar eşitliğin mi bir parçası oluyor yoksa "diversity culture" adı altında metalaştırılıp neo-kapital düzende kar marjı haline mi geliyor? Bu onlar için bir avantaj mı yoksa dezavantaj mı? Bu durumda beyaz ırk bundan nasıl etkileniyor? Bir yazarın başka halkların hikayesini anlatması doğru mu yanlış mı? Yazarın ırkı bu konuda bize ne söyler? VE DAHA MİLYONLARCA SORU...
Bir diğer etkilendiğim ve üzerine çok fazla düşündüğüm konu sosyal medya ve "cancel culture" oldu. Bir delinin attığı taşı kuyudan çıkarmaya uğraşırken daha da deliren akıllılar, sonu bitmeyen tartışmalar, atılan her tweetin yeni bir tartışmaya yön vermesi ama asla çözüm sağlamaması, linç kültürüyle bir anda insanların
Sarı YüzR. F. Kuang · İthaki Yayınları · 202513,3bin okunma