Gönderi

Puan vermedi·140 syf.··
2021 23. kitabı
·
25 saatte okudu
·
Okunma: 21 Eylül 2021 15:03
Yazar 1911’de doğup 100 yaşında ölmüş. 2002’de bu kitabı yayınlamış. İsmi, hayata direnmekten geliyor. Neden ve nelere direnmek gerektiğini ve bunun yollarını anlatıyor yazar. Ama en sonda direnişin ne olduğu konusunda artık eskisi gibi net cevap veremediğini söylemiş. Cevabın vahiy gibi heybetli bir şey olmadığını, küçük bir şey olduğunu seziyormuş. Bana önemsiz an ve anıların önemli hissettirdiği düşüncesini hatırlattı. Yine de direniş için insanların öz-değerlerinin farkına varması, makinenin dişlisi olmayı bırakması ve küçük şeylerin farkına ve tadına varması gerektiğini söylüyor. Gençliğinde aktivistlikten üniversiteyi bırakmış, çok çalışmış, yorulmuş biri. Arjantin’de 1976-83 arasında binlerce kişi öldürülmüş. Bunları araştırmak için olan bir kurumda çalışıyor, fedakarlıklar yapıyormuş. Kabus gördüğü, zorlandığı çok olmuş ama direnmiş. Kitapta yaşlı bir insanın geriye bakışı ve bolca şikayeti var. Buenos Aires’in çok gürültülü olmasından, insanların çok hızlı yaşamasından şikayet ediyor. Küçük gözüken o büyük nimetlerin, anların farkında olunmadığından; tadına varılmadığından dem vuruyor. İnsanların güzel bir akşam yemeğinin tadını çıkarmak yerine televizyonla oyalanmasından, sakin bir yerde sohbet etmek yerine gürültülü barlarda bağıra bağıra arkadaşlarıyla konuşmasından şikayet ediyor. Geleneklerin kaybolmasından da yakınmış. Küreselleşmeyle birlikte aynılaşmanın insanların doğru-yanlış kabullerini ve hayata verdikleri anlamı kaybetmelerine neden olduğunu söylemiş. Bu dedikleri doğru; gelenekleri de çok hoş, can çektiren şekilde anlatmış ama modern insanların da haklı oldukları bir yer var: Mutluluk veriyor diye anlamsız şeyleri tekrarlamak istemeyebiliriz. Geleneklere bence gereğinden fazla değer veriliyor. Kitabın girişini çok beğendim, onu ayrıca yazmalıyım. Adamın hayatı direniş olarak gördüğü; benim gibi, mücadele etme sorumluluğu duyduğu çok belli. Bu yüzden takdir ediyor ve kendime yakın buluyorum. “Ebediyete ulaşmak için anın içine dalmaktan, evrenselliğe ulaşmak için var olan koşulların içinden geçmekten başka yol yoktur; şimdi ve burada. Peki o zaman, nasıl? İçinde yaşadığımız küçük mekâna ve kısıtlı zamana yeniden değer vermemiz gerekir.” Sabato, insanın sadece bedenden oluşmadığını, ruhu da olduğunu ve bunu görmeyen akımların çok yanlış yaptığını söylüyor. Tıbbın materyalizmden etkilenip insanın ruhî tarafını yok saymasının en önemli hatası olduğunu söylüyor. İnsanın evinde sevdikleriyle beraber ölmesini övüyor, intiharı önlemek için insanların telefon hatlarına kalmasına acıyor. Karşılaşmalar; Sabato karşılaşmalara belli ki büyülü bir taraf ve büyük bir önem atfediyor. İnsanların acele içinde olup bir karşılaşmayla oyalanmamalarını eleştiriyor, gerçek karşılaşmaların tesadüf olmadığını söylüyor. “O kişileri zaten aradığım için mi tanırım, yoksa kaderimin kıyılarında dolaşmakta oldukları için mi ararım, bunu hiçbir zaman bilemedim.” “Gerçek zenginlik bir insanla karşılaşmak, yaratılış karşısında bir an sessiz kalmak, bir sanat eserinin ya da iyi yapılmış bir işin tadını çıkartmaktır. Gerçek hazlar insanın ruhunu şükranla doldurur ve aşka meyletmemizi sağlar.” Özgür olduğumuza da inanıyor ve umutlu. Zaten umutlu olmasa direnebilir mi? Ölümün tabuya dönüşmesinin hayatı yüceltmek sanılıp bizi ataletimizden kurtaracak yegâne zamanları algılamamızı engelleyen bir tuzak olduğunu söylüyor. Efsanelerin de sanat gibi, çelişkili hakikatiyle Aristotelesçi ya da diyalektik mantığın kategorilerine meydan okuduğunu söylüyor. Geleneklere bağnazca bağlanmanın bir sebebi gibi bu. Onu anlıyorum çünkü bu yöndeki sezgileri çok güçlü. Geleneklerin verdiği ruhani hisler, sanatın verdiği güzellik duygusu inkar edilemez gibi. Ama bunların çelişemez olması ve akla da uyması gerektiğini düşünüyorum. O ise büyük bilinmezliklerin mantıkla çözülemeyeceğini, Allah’a havale edilmesi gerektiğini düşünüyor. Kalabalık şehrin yalnızlığını da eleştiriyor, kırsalın yalnızlığıyla arasında çok fark olduğunu söylüyor: Ona göre kırsaldaki yalnızlık insana dindarlığa ve metafiziğe doğru bir eğilim bağışlarken şehir dehşet ve umutsuzluk veriyor. Gençliğinde çok aceleci olmaktan, annesini ölmeden önce son görüşünde onunla daha çok zaman geçirmemesinden, onu son gördüğü anın farkına varamamış olmasından çok pişmanlık duyuyor. “Ne bilim ne sürrealizm ne de devrimci harekete olan bağlılığım mutlaka duyduğum kaygılı susuzluğu dindiremezken kendimi tutkularıma adayarak yaşadığımı iddia edebiliyordum.” Gandhi’den birkaç alıntı yapmış, eğitim sisteminin değiştirilmesi ve dünyayı korumaya odaklanması gerektiğini düşünüyor. İyiliği ve kötülüğü kendi yüreğimizde barındırdığımız için onlara ulaşamayacağımızı söylemiş, ne alaka anlamadım. Kederli ve kötümserken sanata sığındığını söyledikten sonra şu itirafta bulunuyor: “Yaşamımdaki edebiyatın kökenleri tam da bu yabancılaşma, muğlaklık, geçiciliğin ve istikrarsızlığın bana hissettirdiği hüzündür.” Ateizmin yayılmasının ardından gençlerde yüzeysel, sorumluluk yüklemeyen dini inançlara bir yönelim olduğu tespitine katılıyorum. Demokrasinin çeşitliliğe izin vermekle kalmayıp onu gerektirdiğine katılmıyorum. İkisi konusunda da ciddi şüphelerim var. Para için her yolu mübah saymayı, bencilliği eleştirmiş. Dokunaklı, gaza getiren sözler etmiş ama motivasyon videosu gibi etkisi kısa sürer. Çünkü anlattıklarına bir temel sağlayamıyor. Tarihin en önemli kavşağında bulunduğumuzu söylüyor, bence neredeyse her dönem böyle söylenebilir. Yaşlıların bilgeliğinin yaşamış olduklarından değil yaşamak üzere olduklarından yani ölümden olduğunu söylemesi hoş geldi. Bitiş de başlangıç gibi güzel olmuş: "Izdırap ve sefalet içinde şarkı söyleyen bir insan karşısında dünyanın elinden hiçbir şey gelmez."
Hayat
DirenişErnesto Sabato · DeliDolu Yayınları · 2018143 okunma
·
228 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.