1000Kitap Logosu
264 syf.
·
3 günde
Kosinski’nin bu güçlü eserinden ne zamandır beğenisine güvendiğim farklı farklı birçok okurun övgülerle bahsettiğini duyuyor, görüyordum. Ve tabi böyle olunca benim de artık bu kitabı okumaktan başka çarem kalmadı. Kitabı okumaya benim için çok yanlış bir zamanda başladığım için başlangıçta çok akıcı gittiğini söyleyemeyeceğim, ne yazık ki kendimi okumaya veremediğim bir dönemdeydim ve okuduklarım benim için havada kalıyordu. Artık bu döngüyü bozmak gerektiğini düşünerek okumalarıma yoğunluk vermeye çalıştım ve bu şekilde bu kitabın da zevkini daha çok çıkarmış oldum. Kitaba gelecek olursak... (Buradan sonrası SPOİLER içerebilir.) . . . Yazara ait okuduğum ilk kitap olmakla birlikte bu eserinin beni çok çok fazla etkilediğini söylemeliyim. Bu kitabı okuyan birçok okur gibi ben de kitabı okurken biyografik izler var mıdır, sorgulamasını yapıyordum içten içe fakat yazar kitabın sonunda bununla ilgili gerekli açıklamayı yaptığı için bunun böyle olmadığını anladım ve bu yüzden şaşkınlığım bir kat daha arttı. İnsan yaşamadığı bir şeyi bu denli güçlü bir şekilde nasıl anlatabilirdi, hele ki olay örgüsünü ve olayların işleniş biçimini de düşünürsek, gerçekten takdire şayan. (Bu arada şu notu da eklemeliyim, yazar 2. Dünya Savaşı dönemini yakınen yaşamış biri tamamen dışardan bir bakış açısıyla yazmamış kitabı ama kitapta geçenler tamamen bir kurgudan ibaret.) Düzeltme: Yazar kitabında biyografik izler taşımaması için elinden geleni yapmış fakat biyografisiyle karşılaştırınca kitapta geçen belli olaylarla kendi başından geçen olaylar arasında bağlantılar olduğunu görmekteyiz. Yazar kitabında olayların geçtiği yerler ve mekanlar konusunda gizliliği esas almış, olayların nerede geçtiği belli değil bu yüzden ve bunun amacı da belli kitlelerin tepkisini çekmemek olsa da ne yazık ki bazı insan grupları üstlerine alınarak yazarın kendi kültürlerini, geleneksel köylü yaşantısını çarpıtıp, aşağıladığını ve kötü göstermeye çalıştığını ileri sürerek bu kitabına oldukça yüksek sesten tepki göstermişler; hatta öyle ki yazarın kendi memleketinde kitabın basımına bile izin verilmemiş. Bu ve buna benzer sebepler yüzünden yazar da kitabın sonunda sayfalar dolusu açıklama yapmak zorunda kalmış. Kitabı okuyanlar mutlaka bu açıklamaya da göz atmalı. Yazar oldukça akıcı ve sade bir yazım dili kullanmış, öyle ki kitabın başına bir kez oturunca sayfalar hiç anlamadan su misali akıp gidiyor. Fakat yaşanan olaylar tarihin bu utanılası zamanlarına ait az çok bilgisi olanların da bildiği gibi maalesef anlaması, sindirmesi çok güç şeyler. Şüphesiz 2. Dünya Savaşı’yla ilgili yazılan ne ilk ne de son eser Boyalı Kuş, bu yüzden de bu konuda yazılmış diğer kitaplardan onu başarılı kılacak ve bir adım öne çıkaracak farklı bir yönü olmalıydı. Kendi adıma söylemem gerekirse bu dönemle ilgili okuduğum diğer tüm kitaplara göre oldukça farklı ayrıntılar gördüm bu kitapta. Toplama kamplarından dışarı çıkıp, halkın en alt, en cahil tabakasının savaşa nasıl bir bakış açısıyla baktığını, o dönemin yaşam biçimini, toplumsal kültürünü, halkın “kendinden olmayana” nasıl davrandığını en net bir biçimde görmüş olduk. Halkın bu tavrında beni çok etkileyen ve beynimden vurulmuş gibi hissettiren bazı sahneler vardı ki onlara da değinmeden edemeyeceğim. İlk olarak zihnimden canlanan sahne tren raylarında geçen sahneydi; sahnede toplama kampına giden Yahudilerle tıka basa dolu bir trenden belki hayatı kurtulur ümidiyle dışarı atılan küçük bir çocuğun düşmenin etkisiyle ağır yaralandığı bir sahneydi. Çocuk yaraları yüzünden ne yapsa acı çekiyor ve ağzından kanlar boşalıyordu. O sırada ölülerin kıyafet, ayakkabı ve ziynet eşyalarını çalmak için tren raylarında keşfe çıkan köylü halk ise beklenilenin aksine çocuğa gördüklerinde yardım etmek yerine uzaktan ona bakıp çocuğun ölmesini beklediler, evet yaptıkları tek şey buydu, öylece durup, beklemek!.. ki ölünce üstündeki her şeyi alabilsinler ve sonra hiçbir şey olmamış gibi sırtlarını dönüp çekip gidebilsinler... Bu noktada şunu sorgulamadan edemiyor insan, “insanlık” dediğin, her ne şartta olursa olsun sağlanması gereken bir şey, insanı insan yapan en önemli duygu değil miydi? Tarihin hemen hiçbir zamanından eksik olmayan bu savaşlar insanların vicdanını, insaniyetini, adalet duygusunu öğütüp yok etmek mi zorundaydı, yoksa tam tersi daha da güçlendirmesi mi gerekiyordu? Şuna hiç şüphe yok ki kitapta çok fazla unutulmaz sahne vardı, baş karakterin yolunun düştüğü her köyde başına gelen korkunç işkence ve tacizler gerçekten insanlık dışıydı fakat yine de beni en çok yaralayan sahne işte bu tren raylarında geçen sahneydi. Sanki ölmek üzere olan o çocuk gözlerimin önündeydi, ona sarılmayı, yalnız olmadığını, yanında olduğumu söylemeyi, onu çok sevdiğimi söylemeyi o kadar istedim ki, yaşanan o sahne sanki gerçekmişçesine zihnimde, kalbim de öyle bir yer etti ki anlatamam... Kitabın baş karakteri savaşın başlamasıyla birlikte ailesinin onu uzak bir köye yollamasıyla ailesinden kopuşunu ve hayatın en acımasız ve çirkin tarafını tanımasıyla başlıyor. Ordan oraya kuru bir yaprak gibi savrulan bu küçük çocuk, yaşadıklarıyla bağlantılı olarak hayatı, inancı Tanrı’yı sorguluyor, yaşamın bir anlamı olması gerektiğini düşünerek bu şekilde yolunu çizmeye çalışıyor. Savaş şartları sadece bedenini değil, düşüncelerini, fikirlerini de ordan oraya savuruyor. Her çocuk gibi o da sevgiyi, sonsuz huzuru arıyor aslında ve her nereye giderse gitsin insanlardan tek beklentisi bu oluyor; sevgi, sahiplenilme... Fakat onun bu beklentisinin aksine insanların ona “kendinden olmayana”, bir “çingene p*çine” reva gördükleri sadece itilme, aşağılanma, bir mal gibi, eşya gibi kullanılma, o masum çocuk kalbine olabilecek her türlü işkence ve eziyeti yaşatıp hayat boyu silinmeyecek izler bırakmak olacaktı. Eski zamanlardan beri yazarın memleketinde yapılan bir adet varmış, bir kuşu farklı farklı renklere boyayıp uçması için bıraktıklarında kuş kendi türünden olan kuşların yanına gider, diğer kuşlarda onu farklı türde bir kuş zannederek gagalayarak canını alırlarmış. Tıpkı Alman Nazizminin Yahudilere yaptığı gibi, tıpkı kitabın baş karakteri kara kaşlı, kara saçlı o küçük çocuğa sarı saçlı, mavi gözlü insanların yaptığı gibi, kendi renginden olmayanların ötekini ezip yok ettiği sonu gelmeyen bir paradoks. Kitabın adı da burdan gelmiş. Aslında hayatta ne çok boyalı kuş var, herkes gibi düşünmeyen, hareket etmeyen, hayalleri, umutları azıcık sıra dışı olursa hemen toplum dışına itilen, etiketlenen, yalnız bırakılan ne çok insan/değer var. Boyalı kuşlarımızla, birlikte ve özgürce yaşayacağımız günlere bir an önce kavuşmak dileğiyle...
Boyalı Kuş
8.3/10
· 3.137 okunma
Okuyacaklarıma Ekle
5
Beğeni
Yorum yapabilmek için giriş yapmanız gerekmektedir.